Category Archives: Uncategorized

2019’a veda, 2020’ye merhaba! Kısa kısa piyasa…

Yılın son bültenini, çok kısa maddelerle, 2019’u özetlemeye ve 2020’yi yorumlamaya ayıracağız.

2019 yılı öyle bir finansal ortam yarattı ki neye para yatırılsa muhakkak getiri elde edildi.

Fiyatlamaların geldiği aşırı alım seviyeleri ve dünyanın karşı karşıya olduğu riskler düşünüldüğü zaman 2020’ye kâr realizasyonu ile başlanması olası görünüyor.


2019’un son gününe başlarken günlük bültenimizi genel bir değerlendirmeye ayırma niyetindeyiz. Son 4 iş gününü 2019’un muhasebesine ve 2020 yılına ilişkin öngörülerimize ayırmıştık. Bugün ise bunları derleyip 2020 yılına yönelik bir bakış açısı geliştirme gayreti içerisinde olacağız. Sizleri de çok sıkmamak adına bunu olabildiğince kısa ve öz bir biçimde sunacağız. Gelin başlayalım…


2019’da dünya ekonomisinde yaşananları 6 başlık altında toplayabiliriz: a) ABD ile Çin arasında süregelen ticaret görüşmeleri, b) Merkez bankalarının yeniden matbaanın başına geçmeleri, c) ABD Başkanı Trump’ın ardı arkası kesilmeyen ve piyasalarda dalgalanmalara neden olan tweetleri, d) Dünya ekonomisinin resesyon tehlikesini gündeme getirme ölçüsünde ivme yitirmesi, e) Birçok ülkede yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasalar kırılganlıklar, f) Mali piyasalarda eşi zor görülen derecede bir coşku hali… 


Bu 6 maddeden bizi daha çok ilgilendiren kısım tabii ki sonuncusu oldu. Bültenlerimizin çoğunda “risk iştahındaki canlılık” öbeğini kullandık. Pekiyi, onca riske karşın finansal piyasalar nasıl oldu da bu derece iyimser bir performans kaydedebildi. Öyle ki, hisse senedi endeksleri rekor üzerine rekor kırdı, tahviller tüm dünyada değer kazandı, kıymetli maden fiyatları artış kaydetti, hem ABD Doları endeksi değer kazandı hem de birçok gelişmekte olan ülke parası… Bu tabloyu ise 3 başlıkta özetleyebiliriz: 1) Merkez bankalarının ultra-gevşek para politikalarına geri dönmesi likidite koşullarını iyileştirdi, 2) Negatif faiz olgusu yatırımcıları getiri peşinde koşmaya sevkederken riskleri çoğunlukla gözardı etmesine neden oldu, 3) Hep en kötüsünü konuştuk ancak korkular gerçekleşmeyince de iyimser kaldık. Bu tablo ile 2019 yılını kapatıyoruz.


Türkiye ekonomisinde ne oldu sorusunu ise 5 ana başlıkta özetleyebiliriz: a) Ekonomi yıl boyunca “yeniden dengelenme” eğilimi kaydederek 2018 yılı ortasında yaşanan finansal türbülansın etkilerinden kurtulmaya çalıştı, b) Bu sürece kamu olabildiğince etkin bir şekilde dahil oldu ve şu an kamuyu hiç olmadığı kadar etkin bir oyuncu olarak görüyoruz, c) TCMB faiz indirmeli mi diye konuşurken altı ay gibi kısa bir zaman diliminde toplam 1200 puan indirime ve para politikası bileşiminde radikal bir değişime gitti, d) Jeo-politik, siyasal ve diplomatik gelişmeler durmadan gündemin ilk sırasını teşkil etti ve yeni yıla girerken de olası Amerikan yaptırımları, Suriye’de yaşananlar, Libya’ya asker gönderilmesi gibi mevzuları konuşuyoruz, e) Mali piyasalarda tüm ürün grupları yatırımcısını güldürdü.

 
Türkiye ekonomisi açısından bu bülteni ilgilendiren ana husus nasıl oldu da hem borsa yükseldi, hem faizler düştü hem de döviz ve altın değerlendi sorusu olacaktır. Bu soruyu 3 temel madde ile cevaplamaya çalışacağız: 1) 2018 yılında TL cinsi finansal varlıklarda o derece büyük bir değer kaybı yaşanmıştı ki bu yıl bunun geri dönüşü yaşandı. Bu iddiayı borsa, faiz ve tahvildeki iki yıllık değişime bakarak rahatla ispatlayabiliriz, 2) Dünyada likidite koşulları öyle bir iyileşti ki düşen faiz hadleri karşısında yatırımcılar TL gibi yüksek getiri sunan finansal enstrümanlara yöneldi, 3) Kamu, finansal piyasalara doğrudan dahil olarak müdahaleci bir yaklaşım ile bu tablonun oluşmasına neden oldu. O derece ki, Türk mali piyasaları üzerinde yorum yaparken geçmişteki yapı ve kurguyu baz almamamız gerekir.


Bu görünümün ışığı altında 2020 yılında küresel finansal piyasalardan ne bekliyoruz? Bu soruyu geçen haftaki notlarımızda detaylı bir şekilde cevaplamaya çalışmıştık. Bugünkü bültenimize kısa bir özet aktarmaya çalışırsak: a) “Beklenti alınır, gerçekleşme satılır” ilkesinden ve piyasaların aşırı alım noktalarına geldiğinden hareketle Ocak ayı ikinci yarısından başlayarak kâr realizasyonu sürecine girilebilir, b) Bu durumda merkez bankaları genişleme adımlarını daha da pekiştirip özellikle de ABD’de Kasım-2020 seçimlerine girerken piyasalara doping sunabilir, c) Korumacılık eğilimi, milliyetçilik yönelimi, sosyal ve siyasal kırılmalar yıl boyunca sürer ve finansal piyasalar üzerinde uzun sürecek bir baskı ortamı yaratabilir. Bu öngörülerin ışığı altında 1) Kıymetli maden fiyatlarının yükselmeye devam edeceğini öngördük ve altın ile gümüşten oluşan bir portföyün yatırım tercihleri arasında yer alabileceğini savunduk, 2) Hisse senetlerinde kâr realizasyonu olabileceğini, bu nedenle de endeksler üzerinde kısa pozisyon alınabileceğini düşündük, 3) ABD Doları’nın bu yıl FED’in genişlemeci tavrı ile değer kaybedebileceğini düşündük ve EURUSD paritesinde uzun pozisyon önerdik, 4) Hem arz hem de talep yönlü koşullardan ötürü petrol fiyatlarında yükselişin duraksayacağını öngördük ve 70 dolar/varil seviyesine yaklaşan Brent’te kısa vadeli pozisyon önerisinde bulunduk.


Türk mali piyasalarına ilişkin görüş ve yorumlar asla küresel gelişmelerden ve eğilimlerden kopuk olmamalıdır. Ancak, kamunun finansal piyasaların en etkili ve belirleyici oyuncusu hâline gelmesi ve swap piyasasına ilişkin düzenlemeler sonrasında yabancı yatırımcının rolündeki belirgin azalma ile daha içe dönük bir piyasa modeli görebiliriz. Jeo-politik, diplomatik ve siyasal etkenlerin çokluğu nedeniyle somut nitelikte yorum yapmanın zor olduğunu görmekle birlikte 3 noktada görüş bildirmeye çalışacağız: a) Orta ve uzun vadeli faizlerde dip seviyelere yakın olduğumuzu düşünerek TL cinsi kredilerde vadenin uzatılması ve sabit faizle borçlanılması gerektiğini düşünüyoruz, b) Türkiye’nin yapısal anlamda göreceli olarak düşük oranlı bir büyüme eğilimine girdiğini düşünerek şirket stratejilerinin bu minvalde oluşturulması gerektiği kanaatindeyiz, c) Döviz piyasasında kamunun dahli nedeniyle hareket boylarının sınırlanacağını düşünürken temkinli ve tedbirli olmanın gereği olarak yapılacak hedge işlemlerinin uç riskleri kapsayacak olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu görüş ve değerlendirmelerin ışığı altında tüm okuyucularımıza mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir yıl dileriz.

2020 yılı için 5 finansal yatırım alternatifi…

Kıymetli metal fiyatlarındaki yukarı yönlü eğilimin 2020 yılında da süreceğini tahmin ediyoruz.

Son yılların zayıf para birimi olan Euro’nun 2020’de ABD Doları karşısında değer kazanacağını öngörüyoruz.

Orta ve uzun vadeli kredi faizlerinin dip seviyelere gelmiş olduğunu, bu nedenle de Türk şirketlerinin TL cinsi borçlanmalarını sabit faizli ve uzun vadeli yapmaları gerektiği kanaatindeyiz.

Geçen haftaki bültenlerimizde dünya ve Türkiye ekonomisini hem 2019 muhasebesi hem de 2020 yılı öngörülerimiz ile detaylı bir şekilde analiz ettik. Bugün ise 2020 yılı için 5 ayrı yatırım alternatifini ön plana çıkarmaya çalışacağız. Öncelikle, yatırım perspektifi açısından bir takvim yılının oldukça uzun olduğunu ve varlık fiyatlamalarında en az birkaç kez eğilim değişikliği yaşanabileceğini belirtmekte yarar var. Bu nedenle de yılın tamamı için tek bir yön tahmini ortaya koymak doğru olmayacaktır. Bununla birlikte, bugün itibariyle baktığımda, fikir olarak aşağıdaki alternatiflerin makul olduğunu düşünüyoruz.

  1. Kıymetli metal fiyatlarında yukarı yönlü eğilimin 2020’de de süreceği kanaatindeyiz. Bu kapsamda altın ve gümüşü eşit oranda içeren bir yatırım tercihini listemizin ilk sırasına koymayı uygun görüyoruz. Neden? a) Kıymetli metal fiyatları, USD faizleri ile ters orantılı, risk algısı ile doğru orantılı hareket ediyor. Parasal genişlemenin ivme kazandığı dönemlerin kıymetli metal fiyatları açısından avantajlı olduğunu biliyoruz. Bu kapsamda 2020, altın ve gümüş için olumlu bir döneme sahne olabilir zira genişlemeci politikaların süreceğini tahmin ediyoruz. b) ABD-Çin ticaret görüşmelerinin çıkmaza girdiği her dönemde kıymetli metal fiyatları sert yükseliş kaydetmişti. 2020’de bu riskin özellikle teknoloji konusu kapsamında gündeme gelebileceğini düşünüyoruz. c) Dünyada merkez bankaları sürekli olarak altın satın alıyor. 2018 yılında 651 ton ile 1971’den bu yana en yüksek alım yapılmıştı. 2019’un elimizde verisi olan ilk üç çeyreğinde 2018’in aynı dönemine göre %12 daha fazla altın alınmış. Özellikle de Rusya, Çin ve Türkiye’nin alımları dikkat çekiyor. d) Jeo-politik risklerin yükseldiği dönemlerde kıymetli metaller de talep görüyor. Mesela son günlerde K.Kore’nin füze denemesi haberleri bu kapsamda altın ve gümüş fiyatları üzerinde etkili oldu. 2020’de şimdiden jeo-politikada ne olacağını tahmin etmek güç ama elimizdeki haber seti risklerin kademeli bir şekilde tırmanabileceğine işaret ediyor. Mesela, Rusya’da sesten hızlı nükleer başlık taşıyabilme kapasitesine sahip yeni füzelerin hizmete girmesi ile Başkan Putin, dünyada artık istediğimiz noktayı vurabiliriz açıklamasında bulundu! Bu görüşlerin ışığı altında XAUUSD’de yıl içerisinde 1650 dolar seviyesinin aşılacağını düşünüyoruz. XAGUSD’deki yükselişin biraz daha belirgin olabileceğini ve 22.5 dolar seviyesinin üzerine çıkılabileceğini tahmin ediyoruz. Türk yatırımcılar gram altın ve gümüşe de yatırım yapabilirler.
  2. Euro’nun 2020 yılında ABD Doları (USD) karşısında değer kazanacağını tahmin ediyoruz. Bu çerçevede EURUSD paritesinde uzun pozisyonu hedefleyebilecek bir yatırım tercihini listemizin ikinci sırasına koymayı uygun görüyoruz. Neden? a) Geçen haftaki değerlendirmelerimizde detaylı bir şekilde anlattığımız üzere Avrupa’da uzunca bir süredir negatif olan tahvil faizlerinin bu sene artıya geçeceğini ve Euro cinsi varlıkların çok ufak oranda da olsa faiz ödeyeceklerini düşünüyoruz. b) Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) çiçeği burnunda başkanı Lagarde maliye politikalarının kullanımını öneriyor. Henüz bu politika kapsamında hedeflerin odağındaki Almanya’dan ses çıkmasa da fikir olarak dahi bu yönde politikaların uygulanması Avrupa ekonomilerinde kısmi bir toparlanmaya neden olabilir. c) Geçen haftaki bültenlerimizden de hatırlayacağınız üzere Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) bilanço genişlemesine devam edeceğini düşünüyoruz. Özellikle de öngördüğümüz geniş çaplı kar realizasyonlarının ardından ve sonrasında da seçimlere giderken Başkan Trump’ın yoğun baskıları karşısında… FED’in bilanço büyüklüğü ile USD’nin değeri arasında negatif yönlü kuvvetli bir ilişki bulunmaktadır. d) Merkez bankalarının rezervleri içerisinde USD’nin payı kademeli bir biçimde azalıyor (1999’da %70 olan oran 2018’de %64.5 idi). Bu eğilim 2019 yılında ivme kazandı ve %62 ile modern tarihin en düşük seviyesine gelindi. Bu görüşlerin ışığı altında 2020 yılında EURUSD paritesinin en az 1.15’li rakamlara yükseleceğini öngörüyoruz. Ancak, bu hareketin öncesinde, EURUSD paritesi 1.10 seviyesinin altına inebilir, hatta 1.08’i bile görebilir. Bu nedenle de EURUSD uzun pozisyona girilmesi için acele edilmemesi gerektiği kanaatindeyiz.
  3. Petrol fiyatlarının 2020 yılında mevcut seviyelerden aşağı yönde bir eğilim kaydedeceğini öngörüyoruz. Bu nedenle de Brent’de kısa pozisyonu amaçlayacak bir yatırım tercihini listemizin üçüncü sırasına yazıyoruz. Neden? a) Dünya ekonomisinde resesyon kaygıları azalsa da bu riskin tamamı ile giderilmediği kanaatindeyiz. ABD ile Çin’in ticaret görüşmeleri kapsamında birinci safha anlaşmaya imza atsalar da özellikle teknoloji konusunun yer alacağı safhalarda derin ve keskin görüş ayrılıkları olduğunu biliyoruz. Dahası, ABD’nin Çin ile sorunları çözse bile Avrupa ile de benzer sıkıntılar yaşayacağından endişe ediyoru. Bu gelişmeler dünya ekonomisine ilişkin kaygıları koruyabilir. b) Petrol arzı sürekli artıyor. Mesela, Suudi Arabistan ve Kuveyt ortak sınırdaki tarafsız bölgede dört yılı aşkın bir sürenin ardından yeniden petrol üretimine başlamak için anlaşmaya vardı. Tarafsız bölge olarak adlandırılan bu alanda günlük 500bin varile kadar petrol üretilebiliyor. Bu tutar, Petrol İhraç Eden Ülkeler Topluluğu’nun (OPEC) en küçük üç üyesinin her birinin üretiminden daha fazla bir miktarı işaret ediyor. Dahası, ABD başta olmak üzere kayagazı üretimi arzın talebin üzerinde olmaya devam edeceğine işaret ediyor. c) 2020’de Rusya ya da S.Arabistan’ın enerji stratejisinde radikal bir değişim olabileceğini düşünüyoruz. Bugüne kadar fiyatların yukarı yönde gitmesi için çabalayan iki ülke bu strateji ile pazar liderliğini ABD’ye kaptırdılar. 2012 öncesinde üretim klasmanında ilk ikide yer almayan ABD kayapetrol sonrasında hızla birinciliğe çıktı ve şu an günlük yaklaşık 18 milyon varil ile %18 pazar payı ile dünyada ilk sırada bulunuyor. d) 2020 yılı için olmasa da önümüzdeki 5-10 yıllık süre zarfında fosil yakıtların kullanımında azalma olacak. Son dönemde yaşanan iklim değişimlerinin neden olduğu korku otoriteleri bu kapsamda hızlı adım almaya itebilir. Hulasa, şu an 68 dolar/varil seviyesinde olan Brent cinsi ham petrol varil fiyatının 2020 yılında 60 dolar/varil seviyesine doğru bir geri çekilme yapacağını düşünüyoruz. Ancak, 60 dolar/varil seviyesinin altının da kalıcı ve anlamlı olmayacağı kanaatindeyiz.
  4. Hisse senetleri 2019 yılını eşsiz bir performansla tamamladı. Bloomberg’in takip ettiği 94 hisse senedi endeksinin 74’ü yılı artıda tamamlarken 30’unun artış hızı %20’nin üzerinde gerçekleşti. MSCI dünya hisse senedi endeksi yaklaşık %25 artarak zirve yaptı. Bu performans hiç şüphesiz sonsuza dek sürmeyecek. Bir noktadan sonra kâr realizasyonu yaşanması kaçınılmaz olacaktır ki bunu sağlıklı bir gelişme olarak da görmekte yarar var. Yeni bir yükseliş trendine girilmesi için endekslerin durup nefeslenmesi de gerekmektedir. Bundan dolayı küresel hisse senetlerinde kısa pozisyon alma tercihini listemizin dördüncü sırasına yazıyoruz. Neden? a) Hisse senedi piyasaları 2019 yılında neredeyse tüm olumlu beklentileri fiyatladı. Bu kapsamda temel olarak ABD-Çin ticaret anlaşmasının ilk safhası ve merkez bankalarının ultra-gevşek para politikaları. “Beklenti alınır, gerçekleşme satılır” ilkesinden hareketle artık sıranın satış kısmına geldiğini düşünüyoruz. b) Şirket karları hisse senedi fiyatlarına eşlik edemiyor. F/K oranları 2019’da gelişmiş ülkeleirn tamamında yükseliş kaydetti. Eğer ekonomiler düşünüldüğü kadar büyümeyecekse ve dolayısıyla da karlarında önemli bir artış olmayacaksa F/K oranlarının mevcut yüksek seyri bir noktadan itibaren kar realizasyonunu tetikleyebilir. Bu kapsamda, 2020’nin ilk birkaç haftasında da hisse senedi performansının göreceli olarak olumlu olacağını ancak sonrasında genele yayılan bir kar satışı eğiliminin hakim olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle de küresel hisse senetlerinde Ocak ayı ortasından itibaren kısa pozisyon alınabilir. Bu tercih, bu başlık altındaki ilk öneriyi teşkil ediyor. Ancak, Kasım ayında ABD’de düzenlenecek seçim öncesinde borsalarda olumlu bir performans olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle de hisse senetlerinde (MSCI dünya) tepe noktasından %15 daha aşağıda bir seviyeye gelinirse o durumda da uzun pozisyon alınması gerektiğini öngörüyoruz.
  5. Türk Lirası cinsi faizler 2019’un ikinci yarısında keskin bir düşüş sergiledi. Şöyle ki, bundan daha altı ay önce mevduat faizleri %22-24 civarında, kredi faizleri ise en iyi müşteride %25 iken şu an tek haneli seviyeleri telafuz etmeye başladık. Bu başlık altında kurumsal yatırımcılar için bir öneride bulunma niyetindeyiz. Orta-uzun vadeli kredi faizlerinde dip seviyelerin görüldüğü kanaatindeyiz. Bu nedenle de bu noktadan itibaren sabit faizli kredi kullanılması / tahvil ihraç edilmesi; borçlanma vadesinin de uzatılması gerektiğini düşünüyoruz.

2020 yılında Türkiye ekonomisi ve mali piyasalarına yönelik stratejik bir bakış…

Türkiye ekonomisi 2019 yılını “yeniden dengelenme” eğilimi ile geçirerek finansal türbülansın neden olduğu olumsuzlukları kısmen de olsa giderebildi.

2019’de Türk mali piyasalarının yapısında radikal bir değişim yaşandı: Kamunun rolü belirgin şekilde artarken yabancı yatırımcıların payı ise hızla azalıp etkisizleşiyor.

2020 yılında dengelenmenin süreceğini öngörüyoruz. Ancak, gerek diplomatik, jeo-politik ve siyasi riskler gerekse de bankacılık sektörü rehabilitasyon ihtiyacı önemli risk unsurları olarak duruyor.

Son iki güne ait bültenlerimizde dünyaya odaklanmıştık. Önce 2019 yılının muhasebesini yaptık. Finansal piyasalara odaklanmak kaydıyla ekonomik, siyasal, sosyal ve jeopolitik konulara değindik ve bunu yaparken de bize gelecekle ilgili sundukları mesaj ve ipuçlarıyla ilgilendik. Sonra 2020 yılına yönelik görüş, değerlendirme ve öngörülerimize geçtik. Bu bültenlerin nihai amacı asla küresel mali piyasaları anlayabilmek değil. Türkiye’de yaşıyor olmamız ve faaliyetlerimizin iç dinamiklerden etkileniyor olmasından ötürü yegane amacımız Türkiye ekonomisi ve finansal piyasalarını anlayıp yorumlamak ve geleceğine ışık tutabilmektedir. Ancak, dünyada yaşananlar Türkiye açısından birincil derecede öneme haiz olduğundan dolayı tümdengelim yaklaşımını takip ediyoruz. Madem ki dünyayı değerlendirmeyi tamamladık, gönül rahatlığıyla Türkiye’ye de yoğunlaşabiliriz. Bugünkü bültenimizin konusu 2020 yılında Türkiye ekonomisi ve finansal piyasaları… Bunu yaparken de 2019’dan nelerin miras kaldığını, dünyada yaşananların bizim açımızdan ne anlam ifade ettiğini ve değişen trendlerin ülke siyaset ve sosyal hayatı üzerindeki yansımalarını da kaçınılmaz olarak ele alacağız.

Türkiye ekonomisi 2019 yılına başlarken 2018 yılında yaşamış olduğu finansal türbülansın olumsuz etkilerini derinden hissediyordu. Her ne kadar finansal piyasalardaki yüksek oynaklık kontrol altına alınabilmiş olsa da yaşananların makro değişkenler ve reel sektör üzerindeki yıkıcı etkileri hala izleniyordu. Ayrıca, finansal piyasalarda da kırılgınlık yaşanıyordu. Bizim açımızdan umut verici bazı şeyler ise yok değildi: a) Küresel likidite koşulları lehimize gelişiyor ve yatırımcılar getiri arayışında Türk Lirası cinsi finansal varlıklara ilgi gösteriyordu, b) TCMB’nin agresif faiz artırımı sonrasında TL’nin sunduğu göreceli olarak yüksek getiri cazibe odağı yaratıyordu, c) TL’deki değer kaybı ile ihracat ve turizm talebi artarak, ithalattaki sert daralma ile cari işlemler dengesi artıya dönerek TL üzerindeki değer kaybı baskısını hafifletiyordu. Böyle bir görünüm altında 2019 yılına başladık. Yılın ilk iki ayında “yeniden dengelenme” eğilimi ile sorunlarda kademeli bir şekilde hafifleme yaşandı. Ta ki Mart ayına kadar. 31 Mart yerel seçimleri öncesinde artan belirsizlikler, sonrasında İstanbul seçiminin iptal edilmesi ile birleşince finansal piyasalar yeniden kırılgan bir görünüm arzetmeye başladı. İngiliz Financial Times gazetesinin kapak sayfasında yer bulacak şekilde TCMB’nin döviz rezervlerinin sorgulanması seneye 5.27’den başlayan USDTRY kurunun kısa sürede 6.25 seviyesine kadar yükselmesine neden oldu. Sonrasında otoritelerin radikal nitelikle adımları art arda geldi.

BDDK, 2018 yılı Ağustos ayında almış olduğu kararlarla swap piyasasına yönelik sınırlamalar getirmiş ve bu adımlar sayesinde finansal piyasalar dengeye gelebilmişti. Otoriteler 2019 Mart ayında da swap piyasasına yönelik örtülü nitelikte adımlar attı. Gecelik swap faizlerini binli seviyelere sıçratan bu adımlar kısa vadede döviz piyasasında, iki yönlü olmak üzere, yüksek volatiliteye neden olsa da nihayetinde döviz kurlarını dengeye getirdi. Piyasa işleyişinden farklı adımlar atılmış olması katılımcılarda bir miktar hoşnutsuzluk yaratsa da piyasa fiyatlamaları açısından işe yaraması otoriteleri daha da cesaretlendirdi ve yıl boyunca bu düzlemde birçok yeni adımı da beraberinde getirdi. Bu adımların ortak özelliği kamunun finansal piyasalardaki rolünün artırılması, TL üzerinde yukarı yönlü baskı yaratabilecek olası bir yabancı yatırımcı etkisinin ise hafifletilmesiydi. Bunda da başarılı olundu ve kamunun mali  piyasalar üzerindeki rolu oldukça baskın hale geldi ve yabancının rolü ise kademeli olarak azaldı. Bu süreçte TCMB Başkanı Çetinkaya’nın görevden alınıp yerine Başkan Yardımcısı Uysal’ın getirilmesi ve sonrasında kaydedilen 1200 baz puanlık faiz indirimi dikkat çekiciydi. TCMB’nin faiz indirimine gitmesi durumunda TL’de değer kaybı yaşanacağı yönündeki görüşlere karşın USDTRY kurunun yılın ikinci yarısında 5.50-6.00 bandına sıkışması da dikkat çekici bir diğer unsurdu.

Mali piyasalar dengeye gelirken makro ekonomik göstergeler de krizin etkilerini üzerinden atarak normalleşmeye başladı: 2018 yılında %25’e kadar yükselen yıllık TÜFE enflasyonu tek hanelere kadar geriledi ve ekonomi yeniden ivmelenerek büyüme trendine geçti. Kredi vermekte isteksiz davranan bankaların kamu tarafından alınan radikal nitelikteki adımlarla (zorunlu karşılıklar düzenlemesi) kredi vermeye teşvik edilmesi mikro ekonomide de çarkların dönmesine yardımcı oldu. Konut ve otomotiv sektörü, regülasyon kaynaklı bazı düzenlemelerin de desteği ile Ağustos ayından başlayarak hızlı bir toparlanma sürecine girdi. Öte yandan, makro ekonomik göstergelerde iki unsur olumsuz kalmayı sürdürdü: Bütçe ve istihdam verileri. Kamu harcamaları ile ekonominin desteklenmesi bütçe açığını hedeflerin çok üzerine taşırken ekonomideki durgunluk ise işsiz sayısını Cumhuriyet tarihinin zirvesine çıkardı. Hele ki, genç işsizlik oranının %27’lere kadar yükselmesi dikkatleri bu noktaya çekti. Reel sektörde 2018 yılından başlayarak yüksek faiz ve kur etkisi bilançoları oldukça yıpratmıştı. Ekonominin durgunluğa girmesi ise şirketleri ana faaliyetleri üzerinden etkilemeye başladı. Bunun sonucu olarak tüm yıl boyunca bankacılık sektörüne ilişkin olarak kredi vadelendirme ve yapılandırma haberlerini, tahsili gecikmiş alacaklar ile yakın izlemedeki kredileri, bankacılık sektörünün rehabilitasyonu adına “kötü banka” ve “borç-hisse takası” konularını konuştuk. Sonuç itibariyle de 2019 yılını tamamlarken finansal türbülansın giderildiğini, ekonominin yeniden büyümeye geçtiğini, bankacılık sektörünün ise sorunlu kredilerle uğraşmayı sürdürdüğünü gözlemliyoruz.

2019 yılında Türkiye ekonomisi ve finansal piyasaları üzerinde temel anlamda 3 unsur belirleyici oldu: a) Küresel likidite koşulları lehimize gelişti, b) Kamunun günlük finansal dünyada nitel&nicel anlamda artan rolü fiyatlamalardaki dalga boyunu azalttı, c) Jeo-politik riskler, siyasal ve diplomatik etkenler TL cinsi varlıkların dünyadan negatif yönde ayrışmasına sebebiyet verdi. Öyle ki, Türk Lirası, 2019 yılını, ABD Doları karşısında en kötü performans kaydeden ikinci para birimi olarak kapatmaya hazırlanıyor. Hisse senedi piyasası yerli para birimi cinsinden son iki ay içerisinde kayda değer oranda bir yükseliş kaydetmiş olsa da Bloomberg’in tüm dünya için yaptığı klasmanda ilk 20’de kendine yer bulamadı. Ancak faizlerin genel düzeyinde oldukça sert bir düşüş kaydedilerek bir ara %30’lara oturmuş olan oranlar tek hanelere yaklaştırılarak büyük bir başarı kaydedildi.

Bu görünüm ile 2020 yılına başlarken baz senaryomuz ve dünkü bültenimizde dünya için çizdiğimiz varsayımlar altında a) ekonomideki yeniden dengelenme eğiliminin süreceği, b) büyümenin göreceli olarak küçük oranlı da olsa korunacağı, c) bankacılık sektöründeki rehabilitasyon eğiliminin devam edeceği, d) diplomatik, jeo-politik unsurların gündemden eksik olmayacağı bir yıl öngörüyoruz. Dün yılın ilk aylarında küresel mali piyasalarda kar realizasyonu eğiliminin yaşanmasını beklediğimizi ön plana çıkarmıştık. Bu durumda Türk mali piyasaları da bu eğilimden kaçınılmaz olarak etkilenecektir. Bu bağlamda, yılın ilk aylarında TL’de değer kaybı baskısı, BİST100 endeksinde ise bir miktar düşüş beklenebilir. Ancak, sonrasında, yurtdışında merkez bankalarının yeniden matbaanın başına geçeceğine ilişkin öngörümüzden hareketle Türk mali piyasalarında da toparlanma olacağını tahmin ediyoruz zira küresel likidite koşullarındaki iyileşme daima TL cinsi varlıkların lehine bir durum yarattı. ABD seçime giderken küresel risk iştahının olumlu olmasına özen gösterecek olsa da Başkan Trump’ın ABD kamuoyundaki Türkiye karşıtlığını tatmin etmek adına izleyeceği olası bazı söylemler Türk mali piyasalarındaki toparlanmayı sınırlı tutabilir. Kamunun piyasalardaki yoğun etkisi ise 2020’de Türk piyasalarının temel dinamiklerinde önemli bazı değişimlere neden olabilir. Son aylarda gündemde belirleyici bir rol oynayan ABD yaptırım ihtimali, AB ile ilişkiler ve bu kapsamda KKTC’nın durumu ile D.Akdeniz’deki konjonktürel yapı, Suriye’deki gelişmeler odağında genel diplomatik ilişkler ile iç siyasi tablo 2020 yılının piyasa görünümü üzerinde etkili olacak piyasa dışı unsurlar olarak ön plana çıkıyor.

Baz senaryo altında (i) 2020 yılında GSYH büyümesinin %2.5 civarında kalacağını öngörüyoruz. Resmi büyüme tahmini %5.0 iken Bloomberg’in derlediği tahminlerin ortalaması %2.4. TCMB’nin en son beklenti anketinin medyanı ise %3.2. (ii) TÜFE enflasyonunun 2020 yılında tek hanelere gerileyeceği ancak o seviyelerde kalıcı olmayacağını öngörüyoruz. Resmi yıllık TÜFE enflasyon tahmini %8.5, Bloomberg’in derlediği tahminlerin ortalaması ise %12.1. TCMB’nin en son beklenti anketinin medyanı ise %10.02. (iii) TCMB’nin 1 haftalık repo ihale faizine denk gelen politika faizinin de tek hanelere getirilmeye çalışılacağı ancak bunda başarılı olunamayacağı kanaatindeyiz. Bloomberg’in derlediği tahminlerin ortalaması %11.70, TCMB’nin en son beklenti anketinin medyanı ise %10.60. (iv) Kredi faizlerinde kısa vadeli oranlarda bir miktar daha düşüş olabilir ancak orta ve uzun vadeli oranlarda (1 yılın üzeri) dip seviyeleri görmüş olabileceğimizi (%10-12 bandı) öngörüyoruz. (v) Cari işlemler dengesinin yeniden açığa döneceğini ve 2020 yılını 15.0 milyar dolar civarında açık ile bitireceğini öngörüyoruz. Resmi tahmin 9.6 milyar dolar açık iken Bloomberg anketinin ortalaması yaklaşık 10 milyar dolar. TCMB beklenti anketinin medyanı ise 13.9 milyar dolar açığa işaret ediyor. (vi) TL’nin reel anlamda değerlenmesinin aleyhimize olacağını düşünüyor, cari işlemler dengesinin yeniden açığa döneceğini öngörerek USDTRY kurunu sene sonunda 6.40 tahmin ediyorum. Bloomberg’in tahmin ortalaması 6.33, TCMB beklenti anketinde medyan 6.35.

Yukarıdaki tahminlerin baz senaryodan hareketle türetildiğini bir kez daha vurgulamakta yarar var zira bizi olumsuz anlamda etkileyebilecek beklenmedik derecede birçok risk unsuru bulunmakta… Bu değerlendirme yazısını kaleme almanın oldukça zor olduğunun farkındayız. Bir sonraki haftayı tahmin etmenin dahi zor olduğu bir ortamda bir sene sonrasına yönelik tahmin ve değerlendirmelerde bulunmanın ne derece sıkıntılı bir şey olduğunun farkındayız. Bununla birlikte kılavuzluk teşkil etmesi adına baz senaryo paralelinde bazı genel görüş ve ifadelerin sunulmasını faydalı gördüğümüzden dolayı bu çabaya giriştik. Önümüzdeki hafta yılı kapatmadan iki iş günümüz var. Onların ilkinde 2020 yılına ilişkin en az 5 yatırım temasını ele alacağız. Son günde ise kısa bir genel değerlendirme ve şirketlere yönelik bazı nitel tavsiyeler ile 2019 yılını geride bırakacağız. Herkese iyi bir hafta sonu dilerim.

2020 yılında dünya ekonomisi ve mali piyasalarına yönelik stratejik bir bakış açısı…

  • 2020’nin ilk çeyreğinde geniş kapsamlı bir kâr realizasyonu süreci, sonrasında ise merkez bankalarının yeniden direksiyona geçtiği bir süreç yaşayabiliriz.
  • Kasım-2020 ABD seçimleri öncesinde Trump’ın piyasa olumsuzluğuna müsaade etmeyeceği kanaatindeyiz.
  • Yılsonu EURUSD paritesi tahminimiz 1.15. XAUUSD paritesinin yıl içinde 1650 dolar/onsa gideceğini düşünüyoruz. Ancak gümüşü daha fazla beğeniyoruz.

Dünkü bültenimizde 2019 yılında dünyada yaşanan ekonomik ve finansal gelişmeleri birbirinden farklı perspektifler ile ele almıştık. 2020 yılına ilişkin değerlendirmelerimize ışık tutacağından dolayı bu hususları kısaca özetlememiz gerekirse: a) Dünya ekonomisi senkronize bir şekilde yavaşlıyor, b) Bu yavaşlamayı gidermek adına merkez bankaları ultra-gevşek para politikalarına devam ediyor, c) Finansal piyasalar parasal genişlemeden faydalanıp yılı oldukça iyimser bir performans ile tamamlıyor, d) Bununla birlikte ekonomik durgunluk korunuyor, sosyal ve siyasal yansımaları dünyayı daha korumacı bir yapıya doğru sürüklüyor, e) Korumacı yapı milliyetçi ve popülist iktidarlara neden olup küresel bazda çatışmacı bir ortam yaratarak ekonomi dışı riskleri de yukarı çekiyor. 2020 yılına böyle bir ortamın gölgesinde giriyoruz.

Yılın tamamını tek bir görüş ile açıklamak mümkün değil zira yıl içerisinde farklı farklı senaryolar yaşama ihtimalimiz kuvvetli. İlk olarak konuya finansal piyasa çerçevesinden yaklaşalım. Mübalağa yapmadan belirtmeliyiz ki 2019’da dünyada neye para yatırıldıysa karşılığında muhakkak getiri elde edildi. Özellikle de hisse senedi piyasalarında… Bloomberg’in takip ettiği 94 hisse senedi endeksinin 74’ü yılı artıda tamamlarken 30’unun artış hızı %20’nin üzerinde gerçekleşti. MSCI dünya hisse senedi endeksi yaklaşık %25 artarak zirve yaptı. Bu eşsiz performans hiç şüphesiz sonsuza dek sürmeyecek. Bir noktadan sonra kâr realizasyonu yaşanması kaçınılmaz olacaktır ki bunu sağlıklı bir gelişme olarak da görmekte yarar var. Yeni bir yükseliş trendine girilmesi için endekslerin durup nefeslenmesi gerekir. Pekiyi kâr realizasyonu eğilimini ne tetikleyebilir? Bu soruya cevap vermek için bu yılki sert yükselişe neyin sebep olduğunu sorgulamak gerek. Cevap basit, merkez bankalarının ultra-gevşek para politikaları ile ABD-Çin arasında ticaret anlaşması yapılacağı beklentisi. Bu iki unsur da gerçekleşti. Demek ki, bu andan itibaren bu unsurların endeksleri daha fazla yukarı itmesi zor. Ya yeni bazı tetikleyici unsurlar devreye girecek ya da piyasalardaki yükseliş eğilimi duracak. Bu noktada da yerçekimi devreye girerek, “en iyi kâr cepteki kârdır” ilkesinden hareketle kâr satışlarını başlatacak.

Bu noktada zamanlamayı tam olarak kestirmek güç olsa da ufak bir tahminimiz var. Öncelikle FED art arda 3 faiz artırımının ardından beklemeye geçti. ABD’den gelen göreceli olarak güçlü veriler de bu beklemeyi teyit ediyor. ABD’deki repo piyasası dengelenmeye başladığından dolayı FED’in bilanço büyütme eğilimi de kısa süre içerisinde sonlanacak. Bu noktada Amerikan tahvil faizlerinde bir miktar yükseliş olabilir. Hele ki, enflasyon rakamları ve göstergeleri de yukarı yönlü sinyaller sunarsa bu yükseliş bir miktar da sert olabilir. Grafiklere teknik açıdan baktığımızda Amerikan 10 yıllık tahvil faizinin %1.95-2.00 bandının üzerine gitmesi durumunda küresel risk iştahının azalması olası görünüyor. O zaman, Amerikan 10 yıllık tahvil faizinin yakından izlenmesinde yarar görüyoruz. Avrupa cephesinde de benzer bir analoji kurabiliriz. Dün de bahsettiğimiz üzere, ECB’nin çiçeği burnunda başkanı Lagarde para politikasında sınırlara gelindiğini belirterek maliye politikasında genişlemeci adımlar atılmasını öneriyor. Bu durumda ortaya çıkacak bütçe açığı tahvil faizleri üzerinde yukarı yönlü bir baskı yaratabilir. Zaten son günlerde bunun ayak seslerini hissediyoruz. Mesela, Alman 10 yıllık tahvil faizi Ağustos ayında eksi %0.70’e kadar geriledikten sonra hareketin rasyonel olmadığı kanaatine varan yatırımcıların tepki hareketleri ile eksi %0.22’ye kadar yükseldi. Muhtemelen, ABD’de tahvil faizlerinin yükselmesine paralel olarak Alman 10 yıllık tahvil faizi de %0’a yaklaşacaktır. Gelişmiş ülke faizlerinin yönünü yukarı çevirmesi küresel tahvillere de satış getirecektir ki bu da Japon Yeni’nde değerlenme yaratacaktır. Zira, getiri arayışı için faiz veren enstrümanlara yönelik Japon yatırımcıları bu pozisyonlarını kapatıp yeniden Japon Yeni’ne geri döneceklerdir. 2019’da USDJPY paritesi ne zaman 104.5 seviyesine gerilemişse gelişmekte olan ülke para birimlerinde sert değer kayıpları yaşanmış. Bu nedenle de, ABD ve Alman 10 yıllık tahvil faizlerine ilave olarak USDJPY paritesini de izleyeceğiz. Uygun şartların oluşması halinde bahsettiğimiz kâr realizasyonları olacaktır. Bu hareketi yılın ilk aylarında bekliyoruz.

Küresel kâr satışı sürecinde iki varlık grubunda sert hareketler olabileceğinden endişe ediyoruz. Bunlardan ilki gelişmekte olan ülke (EM) paraları, ikincisi ise petrol fiyatları. İlk grupta yer alan ülke merkez bankaları bu yıl art arda faiz indirimlerine giderek para birimlerini olası kur ataklarına karşı savunmasız bıraktılar. Mesela, Brezilya’da politika faizi %4.5’e, Rusya ve G.Afrika’da %6’lara, Hindistan ve Endonezya’da ise %5’lere kadar geriledi. Her ne kadar enflasyon rakamları gerilese de bir noktadan sonra bu ülkelerin sundukları getiriler taşıdıkları riskleri karşılayamıyor algısına neden olabilir. Türk Lirası’nın da bu kategoride yer aldığına inanıyoruz ki aynı kırılganlığa da sahip. Petrol fiyatları ise özellikle Aralık ayındaki hareketinin ardından zihinlerde önemli soru işaretlerine neden oldu. Bir yandan küresel ekonomik durgunluğun talebi aşağı çekmesi, diğer yandan arzın her geçen gün biraz daha artması (S.Arabistan ile Kuveyt’in anlaşması ile 300bin/günlük yeni arz daha geliyor) petrol fiyatlarını aşağı çekmeliydi. Ancak realite tam tersi oldu. Finansal yatırımcıların ilgisi ile Brent cinsi ham petrol fiyatı 67.5 dolara kadar yükseldi. Bizim tahminimiz o ki, küresel kâr realizasyonu eğiliminin başlaması ile petrol fiyatlarında önemli oranda bir geri çekilme yaşanacağını tahmin ediyoruz.

Yukarıdaki üç paragrafta detaylı bir şekilde küresel mali piyasalarda yılın ilk aylarında yaşanmasını beklediğimiz kâr realizasyonu eğilimini yazdık. Bunu şimdiden söylemek biraz müneccimlik girişimi olacak ama ABD ile Çin arasındaki görüşmelerin teknoloji kısmını da içeren ikinci ve sonraki safhalarına yönelik görüş ayrılıkları da bu döneme denk gelebilir. Bu gelişmeler karşısında merkez bankalarının yeniden matbaanın başına geçeceğini tahmin ediyoruz. ABD’de hem yeni faiz indirimleri hem de bilanço genişlemesi gündeme gelebilir. FED üyeleri şu an 2020’de faizlerin sabit tutulacağını belirtseler de piyasalar 2020’de %40 ihtimalle faizlerde bir kez indirime gidilebileceğini öngörüyor. ECB cephesinde faiz indirimi için yer yok. Buna alternatif olarak son IMF toplantılarında dile getirilen “helikopter para” uygulamasının devreye sokulabileceği kanaatindeyiz. Bu uygulamanın standart modelindeki gibi değil de artan bütçe açıklarının para basarak finanse edileceği yönünde ilkel bir modelle uygulanacağını tahmin ediyoruz. Madem ki finansal piyasalar uzunca bir süredir parasal genişleme lafzını dahi duyunca coşkuya geliyorsa, bu uygulamalar da ilk başta piyasaları mutlu edecektir. Tahminimiz o ki, merkez bankalarının yeni bir tur parasal genişlemesi yaz aylarına doğru olacak ve bu da finansal piyasaların yaz aylarını yine huzurlu bir biçimde atlamasına neden olacaktır.

2020’nin dünyada en önemli gündem maddelerinden birisi Kasım ayında ABD’de yapılacak başkanlık seçimi olacak. İçinde bulunduğumuz günlerde Başkan Trump aleyhine yürütülen azil soruşturmasının herhangi bir sonuç vermesi beklenmiyor. Hatta, bu sürecin Trump’a seçmen nezdinde artı bir değer yarattığını gösteren anketler dahi var. Mevcut adaylar arasında baktığımızda Trump’ın ikinci kez seçilme ihtimali kuvvetli görünüyor. Bu sonucu garanti altına almak isteyecek olan Trump’in seçimlere kısa bir süre kala piyasa olumsuzluğuna müsaade etmeyeceği görüşündeyiz. Bu nedenle de olası bir kâr realizasyonu eğiliminin muhakkak yeni bir tur parasal desteklemeye neden olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle de küresel mali piyasaların Amerikan seçimlerine kadar olacak süreyi hasarsız ve sıkıntısız atlatacağı kanaatindeyiz. Seçimler sonrası ise yatay bir hareket ile yeni yıl beklenmeye başlanır. Yarınki bültenin konusu olsa da ABD seçimleri öncesinde Trump’ın Türkiye politikasına yönelik bakış açısının bir nebze de olsa aleyhimize evrilme riskini görüyoruz.

Hulâsa, 2020 yılında küresel mali piyasalarda önce kâr realizasyonu eğilimi sonrasında ise parasal destekleme ile yeniden artan risk iştahı ve en son da yatay bir konsolidasyon süreci öngörüyoruz. Gelelim bu esas çerçeve altında varlık grubu fiyatlamalarına ilişkin görüşlerimize. Bu başlık altında yılın geneline ilişkin bir bakış açısı sunmaya gayret sarfedeceğiz. İlk olarak ABD Doları’ndan (USD) başlayalım. USD bu yıl Eylül ayına kadar küresel anlamda değer kazandı. USD endeksi DXY 99.5 ile 2017 yılı Mayıs ayından bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Ancak, FED’in bilanço genişletmesine başladığı Eylül ayı ortasından itibaren yönünü aşağı çevirdi ve 96.5’e kadar geriledi. Yukarıda da detaylı bir şekilde ele aldığımız üzere 2020’nin özellikle ikinci yarısında FED’in yeniden parasal desteklemeye gideceğini ve bunun da USD üzerinde değer kaybı baskısı yaratacağını düşünüyoruz. Bu kapsamda, EURUSD paritesinin yılın ilk yarısında 1.10 civarı ve hafif üzerinde kalacağını ancak ikinci yarıda 1.15 ve üzerine doğru bir hareket sergileyeceğini öngörüyoruz. Bu harekette Avrupa’da tahvil faizlerinin yeniden artıya geçmesinin de payı olacaktır.

İngiltere üç yılı aşkın bir süredir Brexit kaosu ile uğraşıyor. Aralık ayındaki seçimler ile bu risk kısmen de olsa azaldı. Her ne kadar Başbakan Johnson taviz elde etmek adına Brexit anlaşmasını yeniden müzakereye açabileceğini belirtse de bunun zorlama bir çaba olduğunu ve bu nedenle de bu hususta ısrar edilmeyeceğini düşünüyoruz. Brexit süreci 31 Ocak’a kadar yetişmeyebilir. Ancak, bir sonraki tarihte çıkışın olacağına kesin gözüyle bakıyoruz. Bu süreç ilk etapta İngiliz Poundu’nda değerlenmeye neden olabilir. Teknik olarak, GBPUSD paritesi 1.40-1.45 bandına doğru bir yükseliş kaydedebilir. Ancak sonrasında İskoçya’nın bağımsızlık talebi ve İrlanda’nın birleşme riski gündeme gelecektir ki bu da GBP’deki kazançların bir kısmının geri verilmesine neden olacaktır. Bu nedenle de GBPUSD paritesinin dalgalı seyrin ardından yılı 1.30-1.35 bandından tamamlayacağına inanıyoruz. Japon Yeni (JPY) güvenli liman olarak kullanılmaya devam edilecek. Bunun sonucu olarak da riskin arttığı dönemlerde JPY’de değerlenme, azaldığı dönemlerde ise değer kaybı ile karşılaşabiliriz. Bunu daha somutlaştırmamız gerekirse, USDJPY paritesinin aşağıda 104.5 civarına kadar gerileyebileceği, yukarıda ise mevcut 110.0 seviyesine yakın seyredeceği kanaatindeyiz.

Gelelim emtia cephesine… Kıymetli maden fiyatları, USD faizleri ile ters orantılı, risk algısı ile doğru orantılı hareket ediyor. Parasal genişlemenin ivme kazandığı dönemlerin kıymetli maden fiyatları açısından avantajlı olduğunu biliyoruz. Bu kapsamda 2020’nin ikinci yarısı altın ve gümüş için olumlu bir döneme sahne olabilir. İkincisi, ABD-Çin ticaret görüşmelerinin çıkmaza girdiği her dönemde kıymetli maden fiyatları sert yükseliş kaydetmişti. 2020’de bu riski de özellikle teknoloji mevzusu gündeme geldiğinde göreceğimizi düşünüyoruz. Bu nedenle, XAUUSD yılın ikinci yarısında 1650 dolara varan bir yükseliş kaydedebilir. XAGUSD’deki yükselişin biraz daha belirgin olabileceğini ve 22.5 dolar seviyesinin üzerine gidilebileceğini tahmin ediyoruz. Küresel durgunluk tahminimiz nedeniyle endüstriyel maden fiyatları tıpkı bu yıl olduğu üzere zayıf seyrini koruyabilir. Muhakkak ki bu yıl nikel ve demir cevherinde yaşandığı paralelde bazı ürün gruplarında münferit sert hareketler olabilir. Ancak, sanayi açısından önem arzeden bakır ve alüminyum fiyatlarının 2020’de de sakin kalacakları kanaatindeyiz. Petrol için görüşümüzü yukarıda vurgulamıştık. Daha da somutlaştırmak gerekirse Brent petrolde sene sonu tahminimiz 65 dolar/varil. Kripto para birimlerine kavramsal olarak daha fazla alışacağız. Ancak bu alışma fiyatlardan ziyade blokzincir teknolojisinin kullanımındaki yaygınlaşma kaynaklı olacak. Bu da Bitcoin tarzı başat ürünlerde fiyat artışına neden olacaktır. 2020’de Bitcoin’de yukarı yönlü sert fiyat hareketleri görebiliriz.

Bu tahminleri baz senaryo paralelinde oluşturduk. Siyasal, sosyal ya da jeopolitika kapsamında yaşanabilecek büyük ve beklenmedik bir gelişmenin bu tahminleri boşa çıkarabileceği not düşülmelidir. Bu nedenle de bu tahminler paralelinde pozisyon almaktansa finansal risk yönetim ilkelerine bağlı olunması gerektiğine inanıyoruz. Dün ve bugünkü bültenlerle küresel ekonomiye ilişkin tahminlerimizi sunmuş olduk. Yarın ise Türkiye ekonomisi üzerine beyin jimnastiği yapmaya çalışacağız. Mutlu ve huzurlu bir gün geçirmemiz dileklerimle…

2019 yılını dünya ekonomisi ve piyasaları nasıl geçirdi?

Her yıl olduğu üzere bu yıl da yurtdışı mali piyasaların kapalı olmasını fırsat bilip bir yandan 2019’un muhasebesini yapıp diğer yandan da 2020 yılı için öngörülerimizi paylaşmaya çalışacağız. Bunu yaparken de olabildiğince somut gerçeklerden hareket ederek önemli gördüğümüz varlık gruplarına yönelik niceliksel ve niteliksel önermelerde bulunacağız. Bugün ilk olarak dünyada 2019 yılının özetini yapacağız. Bunu yaparken, geleceğe yönelik olası sinyaller üzerinden bir bakış açısı sunacağız. Yarınki bültenimizde, 2020 yılında dünya ekonomisine yönelik beklentilerimizi paylaşacağız. Cuma günü Türkiye ekonomisinde hem bu yılı, hem de 2020’yi ele alacağız. Önümüzdeki hafta Pazartesi günü 2020 yılı için bazı finansal varlık gruplarına yönelik öngörülerimizi belirtip yılın yatırım temaları üzerinde odaklanacağız. Yılın son gününde ise kapsamlı bir değerlendirmede bulunup yılı tamamlayacağız. Böylelikle de, piyasaların sakin olduğu bir dönemi daha geniş bir vizyon ile geleceğe ışık tutacak değerlendirmelere ayıracağız.

2019 yılına başlarken piyasa gündeminin ilk sırasını ABD ile Çin arasında yaşanmakta olan ticaret savaşları teşkil etmekteydi. Öyle ki, bu risk, yatırımcıları büyük bir paniğe sevketmiş ve hisse senetlerinde tabiri caizse çöküşe neden olmuştu. Dönüp geçmişe baktığımızda 24 Aralık 2018 itibariyle ABD’de S&P500 endeksi üçüncü çeyrek sonuna göre %20 düşüş kaydetmişti. Bu oran tarihsel bakış açısı ile oldukça yüksekti. Gelişmiş ülke piyasalarının çoğunda benzer bir durumla karşı karşıyaydık. Zira, ticaret savaşlarının dünya ekonomisini resesyona sokabileceği ve bunun da kredi riskini artırarak yeni bir küresel finansal krize neden olabileceğinden korkuluyordu.

Bu arada spot ışıkları Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) üzerine odaklanmaktaydı zira FED’in faizleri gereksiz yere artırarak resesyon riskini yukarı çektiğinden şikayet ediliyordu. FED, yılın genelinde faizlerde 4 kez faiz artırımına gitmiş, daha da önemlisi son artırım kararını resesyon bulutlarının arttığı 19 Aralık günü almıştı. Her ne kadar Kasım ayından başlayarak faiz artırımlarının sonuna gelindiğine vurgu yapılsa da FED’in son adımı gereksiz bulunuyordu. Bu noktada Başkan Powell devreye girdi ve Aralık ayının ikinci yarısında yaptığı açıklamalarla gerekirse faiz indirimine gidilebileceğinin sinyalini vererek piyasalardaki kanamayı durdurdu. Geriye dönüp baktığımızda Powell’in o açıklamalarının ne derece oyun değiştirici nitelikte olduğunu daha iyi görebiliyoruz zira o tarihten bugüne S&P500 endeksi tam tamına %37 değer kazanmış…

2019 yılına böyle bir ortamda başladık. Yılın ilk çeyreğinde merkez bankaları devreye girdi. Başta FED ve ECB olmak üzere her taraftan gelen gevşeme sinyalleri son dönemde kaydedilen kayıpların geri alınmasına yardımcı oldu. ABD ile Çin’in müzakere masasına oturması da bu eğilimi destekledi. Hava 180 derece döndü ve resesyon kaygıları ikinci plana itildi. Merkez bankalarından beklenen faiz indirimleri daralmaya işaret eden imalat sanayi PMI verilerini gölgeledi. Öyle ki, dünyada 7 ay boyunca imalat sanayiinde daralma yaşandığına ilişkin verilere karşın mali piyasalardaki iyimserlik sürdü. Tam gaz bitti derken merkez bankalarının sözlü müdaheleleri somutlaşmaya başladı. FED, Temmuz’dan başlayarak art arda 3 toplantıda faizlerde 25 baz puanlık indirime gitti. Yetmedi, repo faizlerinde sıçrama yaşanınca üstü örtülü nitelikte parasal genişlemeye gitti: Yaklaşık 5 sene sonra ilk kez bilançosunu büyüttü (bu kararı aldığı Eylül ortasına göre bilançosu şu an itibariyle 380 milyar USD daha büyük).

ECB’nin de davranışı tıpkı FED gibi oldu. İlk olarak eski başkan Draghi tahvil alımlarına yeniden başlanacağının sinyalini verdi, sonra da Eylül ayında 5 yıl aranın ardından ilk kez faiz indirdi. Sonra ECB’de yapısal bir değişim yaşandı, Draghi’nin yerine IMF Başkanı Lagarde geçti. Lagarde, tıpkı Powell gibi hukukçu olmakla birlikte Powell’in aksine hiç para politikası tecrübesi yoktu. Fransa Maliye Bakanlığı görevinin ardından IMF’nin başına geçmiş ve daima yapısal konulara yoğunlaşmıştı. Lagarde’nin ECB’nin başına geçişi belki de para politikasının küresel anlamda seyrini değiştirebilecek nitelikte… Hatta bunun etkilerini 2020’de daha net göreceğiz kanaatindeyiz. Lagarde, para politikasının sınırlarına gelindiğini, bu noktadan itibaren maliye politikasının kullanılması gerektiğini, bunun için de Almanya gibi bütçe fazlası veren ekonomilerin harcamaya başlaması gerektiğini belirtti. Bu açıklama Almanya’dan büyük tepki görse de yaşanan siyasal kriz nedeniyle tepki düşük perdeden dillendirildi. Almanya’nın son 15 yılına damgasını vurmuş olan Merkel’in görev süresinin sonuna yaklaşılırken iktidar ortağı Sosyal Demokratların başkan değişikliğine gitmesi koalisyonun geleceğini büyük riske atmıştı. Yine de, ECB’nin ultra-gevşek para politikası duruşu + Lagarde’nin maliye politikasının kullanılması önerisi + IMF’nin “helikopter para” önerisini sandıktan çıkarması finansal piyasalara ilaç oldu. Avrupa borsa endeksi niteliğindeki Stoxx600, 2019 yılını %24 artışla kapatmaya hazırlanıyor.

Gelişmekte olan ekonomiler (EM) bu gelişmelere oldukça olumlu tepki verdi. İlk olarak, gelişmekte olan ülke merkez bankalarından art arda ve yüksek oranda faiz indirimleri geldi. Her ne kadar Arjantin büyük bir ekonomik krize girip bir süreliğinde EM yatırımcılarını rahatsız etse de bu eğilim oldukça sınırlı kaldı. Sonuç itibariyle de EM piyasaları 2019 yılını muazzam oradan bir değer artışı ile bitirdi. İşini göreceli olarak iyi yapanlar ve geçmişte yaşanan krizler nedeniyle varlık fiyatlarında büyük erozyona maruz kalmış ekonomiler 2019’un yıldızları oldu. Bu kapsamda, Rus hisse senedi endeksi ABD Doları bazında %50’nin üzerinde, Yunan borsası ise %45 civarında değer artışı yaşadı. Borsa performansları açısından neredeyse yılı ekside bitiren yokken Asya endeksleri, Çin ekonomisindeki yavaşlama ve siyasal/diplomatik belirsizlikler nedeniyle yılı göreceli olarak zayıf tamamladı. Mesela Kore borsa endeksinin USD bazında çok ufak oranda artıda kapatacağını gözlemliyoruz.

2019 yılında finansal sektör ile reel ekonomi arasında “dışı seni, içi beni yakar” atasözündeki gibi sert bir ayrışma yaşandı. Finansal cepheyi yukarıda anlattık. Reel anlamda son 10 yılın en zayıf ekonomik büyümesi kaydedildi. IMF’nin güz tahminlerine göre bu yıl küresel GSYH’nin %3.0 büyümesi öngörülüyor. Gelişmiş ekonomilerde ekonomik yavaşlama sürpriz bir durum değil. Ancak, gelişmekte olan ekonomilerdeki ivme kaybı sürpriz nitelikte oldu. Mesela, Çin ekonomisinin yılı %6.1 büyüme ile son 27 yılın en zayıf seviyesinden tamamlaması bekleniyor. IMF bu tabloyu “senkronize yavaşlama” olarak tanımlıyor. Bu tanım ne anlama geliyor? Eskiden, gelişmiş ekonomilerin yavaşladığı anlarda, gelişmiş ülke merkez bankaları matbaanın başına geçer ve para basardı, bu para gelişmekte olan ekonomilerde tüketimi finanse ederdi, bu tüketim ise gelişmiş ülke mallarına yönelmek suretiyle ekonomik yavaşlamayı tersine çevirirdi. Bu defa, gelişmekte olan ekonomilerdeki ivme kaybı ve yüksek borçluluk nedeniyle bu oyunun yinelenmesi neredeyse imkansız gibi…

2019 yılında kafa karıştıran tek unsur finansal ve reel ekonomiler arasındaki keskin ve derin ayrışma değildi. Aynı zamanda dünyanın birçok farklı bölgesinde yaşanan sokak gösterileri, siyasal kırılmalar, sosyal değişimler de piyasa cephesinden bakanları dahi şaşırttı ve ürküttü. Yılın geneline baktığımızda Hong Kong’daki gösteriler 6 ayı aştı. İran, Lübnan, Mısır, Meksika gibi gelişmekte olan ülkelerde yaşanan sokak olayları; Latin Amerika’da birçok yerde başgösteren ve bazılarında sistem değişikliğine varan hadiseler; Fransa’da dönem dönem alevlenip sonrasında sönen gösteriler; Hindistan ile Pakistan’ın savaşın eşiğine gelmesi; Afrika’da yönetim değişiklikleri; Suriye merkez olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan insanlık dramı… saymakla bitmeyen ve önceki yıllara göre hem nitelik hem de nicelik anlamında artan olaylar.

Bir de siyasal gelişmelerden dem vurmak lazım. Avrupa’da başlayan, İngiltere’nin AB’den ayrılma talebiyle ivmelenen, ABD’de Trump’ın seçilmesi ile zirve yapan bir eğilim var ki, dünya siyasetinin iyice sağa kaymasına neden oldu. Bu eğilimi muhakkak ki dikkatli irdelemek gerek zira önümüzdeki yıllara da damgasını vuracağa benziyor. Bu gelişmeleri tesadüfi görmemek gerek. Gelir dağılımda ivmelenen bozulma, ticaret savaşları nedeniyle ticaret pastasındaki küçülme, demografik anlamda dünyanın yaşlanması, artan mülteci hareketleri nedeniyle kuvvetlenen korumacılık, teknolojik gelişimlerden dolayı geniş çapta istihdamın risk altında olması küresel bazda sosyal ve siyasal değişimleri kaçınılmaz kılıyor. Berlin Duvarı yıkıldığında artık duvarların geride kaldığını, dünyanın sınırı olmayan bir köy haline geldiğini savunurken şimdi 70 civarında ülkenin sınırı duvarlarla örülü… Daha da önemlisi fikirler de duvarlarla ayrışmaya başladı. Bu derece korumacı politikaların çatışmacı bir ortam yaratması kaçınılmaz. Dünyanın temel olarak ekonomik zorluklardan kaynaklı bir güdü ile siyasal ve sosyal anlamda bir açmaza doğru ilerlediğini, bunun yerinde politikalarla giderilememesi durumunda daha çatışmacı bir geleceğin olası olduğundan kaygılanıyoruz.

Reel ekonomi ile finansal göstergeler arasındaki ayrışmanın belki de tek istisnası emtia fiyatları idi. Bir yandan resesyon kaygısı, diğer yandan geçmişte artan kapasitelerin arz yönlü baskılar yaratması emtia fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskılar yarattı. Endüstriyel madenlerin büyük bir kısmı yılı düşüş ile tamamlamaya hazırlanıyor. Her ne kadar nikel ve demir cevheri gibi metalar arz yönlü şoklardan dolayı sert yükselişler gösterse de bakır, alüminyum, çinko ve kurşun gibi sanayiinin temel yapıtaşları yılı düşüşle tamamlıyor. Petrol cephesi de yıl boyunca zayıf bir performans izledi. OPEC’in arz kısıntısı ve finansal yatırımcıların talebi ile son aylarda fiyatlarda yaşanan toparlanma ile Brent cinsi ham petrol varil fiyatı yılı 67 dolardan tamamlıyor. Geçen sene sonuna göre artış oranı yüksek görünse de 2018 yılı Eylül ayında fiyatın 85 dolara kadar tırmandığını not düşmek lazım. 2019’un emtia liginde en başarılı unsurları kıymetli madenler idi… Faizlerin gerilemesi ve artan jeopolitik riskler altın ve gümüşü desteklerken teknolojik gelişim ile artan talep paladyumda rekorlara, platinyumda ise aksine sert düşüşlere neden oldu.

Bu görünümün ışığı altında 2019 yılını finansal piyasalar penceresinden mutlu ve mesut; reel ekonomi penceresinden hafif kaygılı; siyasal ve sosyal cepheden ise endişeli bir seyirle tamamlıyoruz. Bu tablonun 2020 boyunca da sürmesi zor görünüyor zira ya reel ekonomideki sorunlar finansal alandaki gelişmeleri balon statüsüne koyacak, ya da reel ekonomi toparlanınca faizlerde yaşanacak yükseliş finansal alanda kar realizasyonunu gündeme getirecek. Bunu da yarınki bültenimize saklayarak sizlere mutlu ve huzurlu bir gün dilemek istiyoruz.

2019 yılında Türkiye ekonomisi ve finansal piyasaları

2019 yılını okuyabilmek için öncelikle 2018’de olanları doğru anlamlandırmak gerek. Malûm, geçmişi anlamadan geleceği yorumlamak doğru sonuçlar vermez. Türkiye ekonomisi, 2009 yılından itibaren dünya piyasalarına hâkim olan bol ve ucuz likiditeden fazlasıyla nasiplenmiş ancak bunu katma değerli yatırımlara yönlendirmede pek de muktedir olamamıştı. 2016’da gerçekleşen hain darbe girişimi sonrasında ekonomide kaydedilen ivme kaybını ağırlıklı olarak tüketimi teşvik edici önlemlerle aşmaya çalışmış, bu da nihayetinde arz/talep dengesizliğine neden olmuştu: Ürettiğinden fazla tüketen, kazandığından fazla harcayan bir yapıya girilmişti. Bunun ekonomideki sonucu yüksek cari işlemler açığı ve yüksek enflasyon olarak vuku buldu. Bu süreçte ekonomi politikası kapsamında yapılan yanlışlar ve dış ilişkilerde artan gerginlik de bir araya gelince büyük bir finansal türbülans ile karşı karşıya kalındı. Bu da Ağustos ve Eylül aylarında mali piyasalarda çok sert bir dalgalanmayı beraberinde getirdi. An itibariyle finansal piyasalar sakinleşmiş durumda. Ama, öyle büyük bir finansal tsunami ile karşılaştık ki bunun reel sektör üzerindeki olumsuz yansımalarını hâlâ ölçmeye ve rehabilite etmeye çalışıyoruz.

Türkiye’de reel sektörün sorunlarını sadece 2018 yılı kapsamında değerlendirmek eksik bir analiz olur. Zira, yıllara sari sorunların birikip 2018 yılında alarm sinyalleri vermeye başladığı kanaatindeyiz. Öncelikle kârlılık sorunu uzun yıllardır birçok sektörde net bir şekilde dikkat çekiyordu. Yapılan yatırımlarda fizibilitenin çok da doğru kurgulanamaması birçok sektörde ciddi kapasite fazlasına neden olmuş, bu da kârlılığı aşağı baskılamıştı. TCMB’nin verilerine göre net kâr marjı %5’li seviyelere kadar gerilemişti. İkinci olarak bilançolarda özkaynak oranı hızla gerilerken banka kredisine bağımlılık kademeli olarak yükselmişti. TCMB verilerine göre 2005 yılında banka kredisinin payı %15’lerde iken bu oran 2018’de bizim hesaplamamıza göre %40’lı seviyelere ulaştı. Zaten, bankacılık sektörünün kredi/mevduat oranının %120’lere ulaşması da bunu teyit ediyor. Kısacası, borçlulukta ciddi bir artış oldu. Bunun bir nedeni yapısal, bir diğer nedeni ise likidite bolluğundan dolayı konjonktürel… Mesela, bugün itibariyle yoğun yapılandırma talepleri karşısında şaşkınlık yasayan bankacılık sektörünün bu kredileri verirken nasıl bir fizibilite analizi yaptıklarını yeniden değerlendirmelerinde yarar var! Hülâsa, verimli olmayan yatırımlara artan faizler ve TL’deki keskin değer kaybı da eklenince reel sektör bilançolarında ciddi bir erozyon yaşandı. An itibariyle borçların sağlıklı bir şekilde döndürülmesi zor bir mefhum hâline geldi.

2019 yılına böyle bir tablo ile başlıyoruz: Finansal piyasalardaki türbülans sakinleşmiş gibi görünmekle birlikte reel sektörde çözüm bekleyen ciddi sorunlarla… Üstelik reel sektör sorunları çoktan bankacılık sektörüne sirayet etmiş durumda… Dahası, dünkü değerlendirmemizde detaylı bir şekilde tasvir ettiğimiz üzere dış konjonktür de sorunlu bir yapı arzederken… Kısacası, 2019, zor ve birçok belirsizliği bünyesinde barından bir yıl olarak bizi bekliyor. 2019 yılına ilişkin değerlendirmelerimizi 2 ayrı başlıkta yapma taraftarıyız: Reel sektör ve finans sektörü. Zira ikisi arasında bir süredir zayıf bir ilişki var ve bu zayıf ilişki bir süre daha devam edebilir. Başka bir ifade ile finansal fiyatlamalara, döviz kurunun seyrine bakan birisi her şeyin normalleştiğini düşünebilir. Ancak reel sektör ya da bankacılık sektörünü inceleyenler işlerin hiç de yolunda gitmediğini rahatlıkla farkedecektir. Reel sektör ve bunun bankacılık sektörü üzerindeki etkileri ile başlayalım.

Reel sektörün en ivedi sorunu banka kredilerinin döndürülmesi. Bunun kalıcı bir şekilde yapılması şu an çok zor zira ekonominin belirgin bir şekilde ivme kaybettiği bir dönemde kazançlar kredileri karşılamakta yetersiz kalıyor. Özellikle de konut, otomotiv, dayanıklı tüketim gibi satışlarında ciddi daralma kaydedilen sektörlerde. Bu nedenle de bu sektörlerde kredi yapılandırması kaçınılmaz gibi görünüyor. Borçların vadeye yayılması en doğru tercih gibi görünse de hem borçlanma faizlerinin yüksek olması hem de bankacılık sektöründe kaynak kısıtının olması bu işi kaçınılmaz olarak zorlaştırıyor. Bunun için bankacılık sektörüne ciddi bir kaynak girişi lazım. Bugüne kadar gerek otoritelerin aldığı önlemler gerekse de bankaların sermaye artırımları ya da sermaye benzeri tahvil ihraçları bir nebze de olsa durumu idare etti. Ama, dünyada belirsizliklerin daha da artacağı ve Türkiye’de ekonomik durgunluğun daha da belirginleşeceği bir yılda ilave kaynak girişi olmaksızın sürecin kesintisiz olarak sürdürülmesi çok zor. Bu nedenle de IMF ya da benzeri bir uzun vadeli, göreceli olarak düşük faizli dış kaynak ihtiyacı var. Bu durumda büyük bir istihdam kaybı yaşamadan kısa süreli bir durgunluk ile sorunları atlatmak mümkün olabilir. Aksi durumda çok da sürdürülebilir bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyemeyiz.

Finans sektöründe ise dünyadaki gelişmelerin etkili olacağını öngörüyoruz. TL’nin şu an sunduğu %24’lük faiz aşınmayı engelliyor ve kurların makul seviyelerde dengelenmesine olanak kılıyor. Son dönemde petrol fiyatlarında yaşanan keskin düşüş ile Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) faiz artırma ihtimalinin azalması da TL’yi koruyor. Ancak küresel risk iştahının daha da azalması durumunda TL sert bir satış baskısına maruz kalabilir. Zira hem reel sektör ile bankacılık sektöründe yaşanan sorunlar, hem de ekonomik daralma kırılganlık yaratıyor. Bu nedenle de USDTRY kuru üzerinde tahminde bulunurken içeriden çok dışarıdaki gelişmelere odaklanmak gerek. Bu arada 31 Mart tarihindeki seçimlerin öncesi ve sonrası da kur üzerinde belirleyici olabilir. Hisse senedi piyasaları için ne yazık ki iyimser olamıyoruz. Bir yandan dünya borsalarında kaydedilen çöküş (ABD’de S&P500 endeksi sadece Aralık ayında %15 düştü), diğer yandan şirketlerin ve bankaların karşı karşıya kaldıkları riskler BIST’te endeks bazında iyimser olmamıza mâni oluyor. Tahvil piyasasında Hazine’nin TL yerine dövizle borçlanmaya yönelmesi ve ihalelerde yapılan piyasa dostu olmayan uygulamalar nedeniyle kısa vadede faiz düşüşü elde edilebildi. Ancak, orta ve uzun vadede bu önlemler geriye ket vurabileceği gibi risk iştahındaki bozulma ile faizler daha da yukarı gidebilir.

Bu görüşler ve varsayımların ışığı altında fiyat düzeylerine ilişkin tahminlerde bulunmaya çaba sarfedeceğiz. Çok zor olacağını bilerek… İlk olarak 2019 yılını 4 bağımsız çeyrek şeklinde ele alma taraftarıyız. İlk çeyrekte bir yandan petrol fiyatlarında düşüş, diğer yandan FED’in faiz artırma ihtimalinin azalması ile sorunların düşük olduğu bir performans kaydedebiliriz. Ancak, çeyreğin sonuna doğru seçim belirsizliği nedeniyle mali piyasalarda bir miktar bozulma olabilir. İkinci çeyrekte sorunlarla yüz yüze kalacağımızı tahmin ediyoruz ki bu da finansal piyasalarda türbülansa neden olabilir. USDTRY kurunun bu çeyrekte zirve seviyelerini yukarı yönde test edebileceğini tahmin ediyoruz. Bu ortamda dış kaynak ihtiyacı daha da artacak ve bu da otoriteleri taze dış kaynak aramaya itecektir. Bu kapsamda olumlu adımların yılın üçüncü çeyreğine girerken atılabileceğini ve bunun da üçüncü çeyrekte mali piyasalarda dengelemeyi beraberinde getireceğini tahmin ediyoruz. Son çeyreğin ise normalleşme ile geçeceği ve ekonominin bu çeyrekte yeniden büyüme sürecine gireceğini düşünüyoruz. Yılın genelinde ekonominin eksi bir büyüme kaydedeceğini; enflasyonun yılı %20’li seviyelerin başında bitireceğini, reel sektörde yapılandırma sonrasında zayıf yapıların satış ve birleşme işlemlerine konu olacağını, özelikle de Asya kaynaklı sermaye girişleri ve şirket satın almalarının yaşanacağını ve bunun da mülkiyet yapısında kayda değer bir değişimi beraberinde getireceğini öngörüyoruz. Kısacası, tedirgin başlayan, olumsuz devam eden bir senenin umutkâr bir tablo ile sonuçlanacağını tahmin ediyoruz. Tahminlerde net seviyeler vermenin doğru olmadığını bilerek de yön sunma ile kendimizi sınırlıyoruz.

2019 yılında dünya ekonomisi

2019 yılı çok zor geçecek gibi görünüyor. Siyahı kuğuların sıklıkla görülmesi muhtemel…

Yatırım cephesinde Altın yeniden parlayacak gibi…

ABD Doları’nın küresel anlamda değer kaybedeceğini, EURUSD paritesinin 1.2250’ye yükseleceğini tahmin ediyoruz.

Türk mali piyasaları yılın en sakin günlerinden birini geride bırakırken Amerikan mali piyasaları tarihinin en kötü Noel arifesini yaşadı. Başkan Trump’ın FED’e yönelik sert eleştirileri ve Hazine Bakanı Mnuchin’in almaya çalıştığı önlemlerin daha fazla paniğe yol açması piyasalarda sert kayıplara neden oldu. Olay bununla da sınırlı kalmadı… Başkanın ticaret danışmanı Navarro Çin ile yürütülmekte olan görüşmelerin başarılı sonuçlanmayacağını tahmin ettiğini söyledi. Sanki bilinçli bir şekilde piyasalar hedef alındı! Bunun sonucunda da normal şartlarda sakin bir seyir izlemesi gereken küresel mali piyasalar dün sert dalgalanmalar kaydetti. Hisse senetleri tabiri caizse çakıldı. ABD ekonomisinin daha fazla ivme kaybedeceği beklentisi petrol cephesinde kayıpları artırdı: Brent cinsi ham petrol varil fiyatı 50.6 dolar ile son 16 ayın dibini gördü. Öte yandan artan jeopolitik riskler ve siyasal belirsizlikler Altın’ın ons fiyatını 1274 dolar ile son 6 ayın en yüksek seviyesine itti.

Yılın son günlerinde bültenimizi yeni yıla ilişkin tahmin ve öngörülerimize ayırırız. Bu yıl da aynı yoldan gitme arzusundayız ancak o kadar ciddi bir belirsizlikle karşı karşıyayız ki bırakın koca bir seneyi tahmin etmek, bir gün sonrasını dahi öngörmenin zor olduğu dönemden geçiyoruz. Küresel ekonomi açısından söyleyebileceğimiz ilk şey büyümenin ivme kaybetmesidir. Ticaret savaşlarının tetiklediği bu eğilim özellikle de Avrupa ve Çin cephelerinde hissediliyor. PMI verilerinin de teyit ettiği durgunluk sinyalleri hisse senetleri üzerinde sert bir satış baskısına neden oluyor. Böyle bir ortamda merkez bankaları para politikalarını gevşek tutmayı sürdürmek zorundalar. Bu kapsamda Avrupa Merkez Bankası’nın faiz arttırma gibi bir opsiyonunun kalmadığı kanaatindeyiz. Hatta, 2018 sonu itibariyle sonlandırdığı tahvil alımlarına yeniden başlamayı dahi düşünebilir! Zira şirketler cephesi ekonomik yavaşlama ile birlikte borçlarını çevirmede sorun yaşayabilir. Benzer risk Çin cephesinde de var. Çin’in yeni yıla girerken daha büyük bir finansal çalkantı yaşama riski var!

Dünya ekonomisi ivme kaybederken bu eğilime karşı direnen tek ülke ABD idi. Vergi indirimleri ile %4-5 büyüme patikasına erişen ABD tarihinin en şaşaalı dönemlerinden birini yaşıyordu. Ama bir yandan ticaret savaşlarının etkisi, öte yandan Başkan Trump’ın son dönemde takındığı tavır ile bu tablo tersine dönecek gibi… Zaten hisse senedi endeksleri de bunu fiyatlıyor. S&P500 endeksi dün 2017 yılı Nisan ayından bu yana en düşük seviyeyi gördü. Böyle bir ortamda FED’in faiz artırma ihtimali de azalmış oluyor. Her ne kadar son toplantıda 2019 yılı için 2 faiz artırımı ihtimaline yer verilmiş olsa da son gelişmelerin ışığı altında FED’in faiz artırımı için uygun bir ortam olmadığı kanaatindeyiz. Zaten vadeli piyasalar da bunu fiyatlandırıyor. Normal şartlarda bu tarz bir beklenti ABD Doları’nda değer kaybı yaratırdı. Ancak o derece büyük belirsizlikler var ki ABD Doları güvenli liman özelliğinden dolayı talep görüyor. 2019 yılında ABD ekonomisi açısından dikkat edeceğimiz esas risk resesyon yaşanıp yaşanmayacağı… Faiz eğrisinin yataylaşması bu riske işaret ediyor. Trump’ın yarattığı ultra belirsizlik de bu havayı pekiştiriyor. Piyasalar bunun FED’i gevşemeye iteceğini düşünüyor. Ancak bu defa sert bir krize FED dahi engel olamayabilir…

Emtia cephesinde son iki ayda yaşanan fiyat hareketleri hayra alâmet olmayan bir tabloya işaret ediyor. Ekim ayı başında 86 doları gören Brent cinsi ham petrol varil fiyatı iki buçuk ay sonra 50 dolarda… Dünya ekonomisinde sert bir yavaşlana riski fiyatlanıyor gibi. Endüstriyel maden fiyatları da petrol kadar sert olmasa da ekonomik yavaşlama riskini yansıtıyor. Artan ekonomik ve siyasal riskler Altın’a yaramış gibi. Aslında 2018 yılına girerken de riskli bir hava vardı ancak kripto para birimleri tüm talebi üzerine çekmişti. Kripto para balonu yıl içinde patlayınca Altın güvenli liman anlamında yegâne park yerlerinden biri olarak kaldı. Mevcut belirsizliklerin sürmesi durumunda 2019 altının yeniden parladığı bir yıl olabilir.

Siyah kuğu metaforunu hatırlayacaksınız. Bu bültende birkaç kez yer verdiğimiz bu metafor beklenmedik ya da tahmin edilmesi güç olaylara işaret ediyor ve diyor ki bu yönde bir olay vuku bulması halinde ortaya çıkacak tabloyu önceden öngörmek imkansızdır. 2019 yılı siyah kuğuların yılı olmaya aday! Bunun nüveleri de şimdiden gözlemleniyor. Ulusalcılar ve küreselciler arasındaki rekabet çatışma ortamına sürükleniyor. ABD Başkanı Trump’ın sert tutumu ve yaklaşımı küresel barışı tehdit eder hâle yaklaşıyor. Dünyada seçmen aşırı sağa kayıyor. Özellikle de Avrupa’da. Sosyalist kökene sahip olan İsveç’te dahi sağcı parti bu yıl yapılan seçimi ikinci sırada tamamladı. AB’nin son 10 yılını şekillendiren Almanya Başbakanı Merkel yavaş yavaş siyasetten ayrılıyor. Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’un popülaritesi her geçen gün biraz daha erirken sosyal çalkantılar koltuğunu tehdit ediyor. İngiltere tüm yılı Brexit belirsizliği ile geçirdi ve yeni yıla girerken kaotik bir tablo olan anlaşmasız bir çıkış riski ile karşı karşıya… Başbakan May’in siyasi kariyeri de büyük bir risk altında! Herhalde gelişmiş ekonomiler için daha kötüsü olamazdı.

Çin ekonomisi de ivme kaybetmeyi sürdürüyor. ABD’nin uyguladığı ticaret savaşı adımları Çin’in büyümesini daha da aşağı baskılıyor. Otoriteler önlem almaya çalışsa da kurumsal borçlar risk teşkil ediyor. Bir zamanların komünist Çin’i şu an kapitalizmin merkezi durumuna geldi. “Tek kuşak, tek yol” projesi ile Çin’in 2019 yılında ülke dışında önemli yatırımlar ve satın almalara gidebileceği görülüyor. Buna karşın iç talebin zayıflığından dolayı 2016 yılı başındaki gibi bir finansal tablodan endişe ediliyor. Japonya uzun yıllardır durgunlukla baş başa. Ultra gevşek para politikası ile bu sorun şu ana kadar sadece ertelendi. 2019 yılında da aynı politikalarını uygulanmaya devam edilmesi bekleniyor. Asya ülkelerinin ekonomik döngüleri bir yandan ticaret savaşlarının geleceğine, diğer yandan ise Çin’in performansına bağlı olacak.

Bu görüşlerin ışığı altında bizi zor bir yılın beklediği aşikâr. Böyle bir ortamda tahminlerde bulunmak çok güç. Küresel bir ekonomik kriz ihtimali gözardı edilmeyecek kadar yüksek! Bu nedenle temkinli ve tedbirli stratejilerin izlenmesi gerek. Gelelim finansal fiyatlara ilişkin tahminlerimize. 2018 yılında EURUSD paritesini hemen hemen nokta isabet ile tahmin edebildik: 1.1250 seviyesine doğru düşüşü yılın ortasında öngörmüştük. 2019’da EURUSD’nin tersine döneceğini öngörüyoruz. Her ne kadar AB ekonomilerinin zayıf kalacağını düşünsek de FED’in faiz artırımlarını durdurma ihtimali yılın genelinde ABD Doları’nı zayıflatabilir. 2019 sonu için EURUSD tahminimiz 1.2250. Ancak yıl içinde çok sert dalgalanmalara hazır olmamız gerek. Aşağı yönde 1.0750’ye varan bir düşüş, yukarıda ise 1.25’lerin bir miktar üzeri olabilir. Bu yıl Pound’un (GBP) değerleneceğini tahmin etmiştik. Bu öngörümüz tutmadı zira Brexit süreci olabilecek en sorunlu yapıya büründü. Bu belirsizlikler 2019 yılına taşınırken aralarında yeni bir Brexit oylaması ve erken seçimin de yer aldığı birçok uç risk ile karşı karşıyayız. 2019’un ilk çeyreğini bu riskler ile geçirdikten sonra yılın geri kalan kısmında GBP soluklanabilir. 2019 yılı için en favori finansal araç olarak Altını görüyoruz. Kripto para birimlerinin cazibesini yitirmesi ile Altın fiyatlarının ons cinsinden 1450 dolara kadar yükselebileceğini tahmin ediyoruz. Dış dünya ve piyasaları için tahminlerimiz bu kadar. Yarınki bültenimizde Türkiye’ye odaklanmaya gayret edeceğiz.

2018 yılında Türkiye ekonomisi ve piyasalarına yönelik beklentilerimiz

(29 Aralık tarihinde HSBC Günlük Bülteni’nde yayımlanmıştır)

Son üç gündür bültenlerimizde ağırlıklı olarak 2018 yılına yönelik bakış açısı sunmaya çalışıyoruz. İlk gün Amerikan ekonomisi ve FED’in para politikasına; ikinci gün Euro Bölgesi ve İngiltere’deki gelişmelere; dün ise gelişmekte olan ekonomiler ve emtia fiyatlarına değindik. Bugün sıra geldi Türkiye ekonomisine. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var ki, Türkiye ekonomisinin gerçekleri ile mevcut algı arasında derin bir farklılık var. Türkiye’nin makro ekonomik görünümünde son aylarda bozulma olmuş olabilir. Ancak, rakamlara karşılaştırmalı olarak baktığımızda hâlâ birçok ekonomiye göre olumlu durumda olduğumuzu görüyoruz. Tarihsel bir karşılaştırma geliştirdiğimizde de benzer bir sonuca varıyoruz. Ancak algılamalar o kadar bozuk ki ekonomideki birçok olumlu gelişme gözardı ediliyor. Kısacası, Türkiye ekonomisine büyük resimden baktığımızda tablonun kötü olmadığı ve temel dinamiklerinin az sorunlu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Değerlendirmeye bu noktadan başlamakta yarar var. Bu yıl, hükümetin büyümeyi destekleyici adımlarına sahne oldu ve meyvelerini de fazlasıyla verdi. Yılın başında GSYH büyümesinin %3 civarında olacağını beklerken şu an %7’ye varan bir büyüme performansı ile karşı karşıyayız. Bu sonuca vergi indirimleri, teşvikler ve Kredi Garanti Fonu (KGF) sayesinde ulaşıldı. Bu enstrümanlar hiç şüphesiz daha doğru ve etkin bir şekilde dizayn edilebilirdi. Ancak, duran motoru yeniden çalıştırmak için sarfedilecek enerjinin yavaşlayan motoru hızlandırmak için gerekli çabadan daha fazla olduğunu bildiğimizden dolayı atılan adımları nihayetinde olumlu buluyoruz. Ancak, ekonomik model olarak tüketimi teşvik eden ancak üretimi o derece itemeyen bu önlemlerin bazı yan etkileri de kaçınılmaz olarak gündeme geldi. Mesela, bütçe açığındaki artış Hazine’nin borçlanma ihtiyacını yukarı çekmek suretiyle faizleri yukarı itti; KGF, bankacılık sektörü kaynaklarını hızlı tüketerek aynı etkiyi pekiştirdi. Enflasyon ve cari açıktaki artış da bunun sonucu olarak gündeme geldi. 2018 yılında bu politikalar daha seçici ve etkin uygulanarak yan etkilerin azaltılacağı kanaatindeyiz.

Para politikası 2017 yılında sıkça konuşuldu. TCMB yılın başında sıkı bir para politikası izlemesine karşın KGF’nin neden olduğu genişlemeci maliye politikaları sonucu iç talep oldukça canlandı ve bunun sonucu olarak da enflasyon hedeflerin çok üzerine çıktı. Bu yıl, yıllık TÜFE enflasyonunun %10.2 olacağını tahmin etmiştik ancak gerçekleşme bizim tahminin de üzerinde gerçekleşiyor. 2018 yılı ilk yarısında yıllık TÜFE enflasyonunun tek hanelere (%9.5 civarı) inebileceğini düşünmekle birlikte sene sonuna ilişkin tahminimiz bu kapsamda %10.5. Böyle bir ortamda TCMB’nin para politikasında sınırlı bir miktarda sıkılaştırmaya gitmesi olası. TCMB’nin 2018’te geç likidite penceresi (GLP) faiz oranında toplamda 200 baz puan artırıma gideceğini tahmin ediyoruz. Ancak bunun ağırlıklı ortalama fonlama maliyetine yansımayacağını, yani piyasa faizlerine sirayet etmeyeceğini düşünüyoruz. TCMB’nin fonlama kompozisyonunda değişikliğe gitmek suretiyle kendine esneklik ve hareket imkanı sağlayacağını düşünüyoruz. Bu noktada piyasalara hâkim olan yanlış bir görüşü düzeltme ihtiyacı hissediyoruz. Son dönemde TCMB’nin fonlama maliyetinin enflasyonun altında kalmaması gerektiği söyleniyor. Halbuki son yıllara baktığımız zaman bunun defalarca kez olduğunu görüyoruz. Zira, reel faiz analizi yapılırken faizler mevcut enflasyon ile değil beklenen enflasyon ile karşılaştırılır. Konuya bu bakış açısı ile yaklaştığımızda Türkiye’nin pozitif reel faiz sunduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle de TCMB’nin son toplantısından sınırlı oranda bir faiz artırımı bekliyorduk. Baz senaryomuzda bu tablonun 2018 yılına da yansıyacağını öngörüyoruz.

Gelelim piyasa tahminlerine… Amerikan ekonomisine ilişkin değerlendirmelerimizde de belirttiğimiz üzere 2018 yılında küresel bazda bir kâr realizasyonu eğilimi bekliyoruz. Bunun yılın ikinci çeyreğinde olma ihtimali kuvvetli. Bu yönde bir gerçekleşme kaçınılmaz olarak gelişen ülke para birimlerini ve doğal olarak da Türk Lirası’nı olumsuz etkileyebilir. 2018 yılı kur tahminimizin temelinde bu unsur yer tutuyor. Bu bağlamda yıl sonu için USDTRY kurunda 4.20, yıl ortalaması için ise 4.05 seviyesini öngörüyoruz. Enflasyon ile birlikte düşünüldüğünde TL’de reel anlamda önemli bir değer kaybı düşünmüyoruz. EURUSD paritesinin yıl içerisinde 1.20-1.25 aralığına gidebileceğini ancak yılı 1.1750’de bitireceğini tahmin ettiğimizi zaten belirtmiştik. FED’in sıkılaştırmaya devam etmesine karşın Trump’ın varlığının bizzat USD’yi değersiz kılmasının bu alanda önemli bir rol oynayacağı kanaatindeyiz. Bu tahminin sonucunda 2018 yılı EURTRY kuru tahminimiz 4.9350 oluyor. TCMB’nin ağırlıklı ortalama fonlama maliyetinde anlamlı bir değişikliğe gitmiyor olmasına karşın küresel bazda beklediğimiz düzeltme hareketi tahvil ve bono piyasasında anlamlı bir değer görmemizi engelliyor. Hisse senedi piyasasında ise 2018’in genelinde endeks bazlı değil de hisse bazlı bir bakış açısı geliştirmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü, endeksten bağımsız olarak finansal performansını ve gelecek hikayelerini beğendiğimiz şirketler var ve bunlar hava olumsuza dönse bile göreceli olarak olumlu görünüm sunmayı sürdürebilirler. Bu görüşlerimizin sonucu olarak herkese mutlu, huzurlu ve daha da önemlisi saglıklı bir yıl dileriz.

2018 yılında gelişen ülkeler ve emtia piyasasına ilişkin görüşlerimiz

(28 Aralık 2017 tarihinde HSBC Günlük Bülteni’nde yayımlanmıştır)

2017 yılı gelişmekte olan ülke (EM) piyasaları açısından son yılların en iyi performansının kaydedildiği yıl olarak tarihe geçiyor. MSCI EM endeksi bu yıl USD bazında %35’in üzerinde bir değer kazancı sergiledi. En son bu derece iyi bir performansı 2009’da kaydetmişti ki, onu da 2008’deki sert kayıpların ardından bir düzeltme olarak görmemiz gerekir. Bu olumlu görünümün ardındaki temel etken küresel risk iştahının olumlu olması idi. Bu hususa son iki günde defalarca kez işaret ettik. Büyüme rakamlarının küresel mânâda kuvvetli gelmesi, buna karşın enflasyonun ılımlı seyrini sürdürmesi gevşek para politikasının korunmasına, bu da yatırımcıların getiri peşinde koşmalarına neden oldu. Yüksek getirinin EM finansal enstrümanlarında olduğu dikkate alınırsa da bu derece şaşalı performansı normal karşılamak gerekir. 2017 yılında EM piyasalarındaki iyimserlik açık ara ile en çok hisse senetlerinde hissedildi. Rusya, Brezilya gibi ekonomilerde kaydedilen faiz indirimleri para birimleri ve bono&tahvil piyasalarında da hatırı sayılır oranda iyimserliğe neden oldu. Bu tablonun 2018 yılında sürüp sürmeyeceği büyük bir soru işareti olarak duruyor. ABD ile ilgili tahminlerimizde 2018’de FED’in 4 kez faiz artıracağını beklediğimizi iletmiş, bu nedenle de likidite koşullarının sıkışacağına dikkat çekmiştik. Bu da hiç şüphesiz EM’lerin mali araçlarına olan ilgiyi azaltabilir. Bununla birlikte, FED’in politika duruşunda çok sert bir değişim beklemediğimizden ötürü EM piyasalarındaki satış baskısının sert ve kalıcı olmayacağını düşünüyoruz. Bu da yatırımcıları EM’lerde seçici olmaya itebilir. Güçlü olarak adledilen ve kendine özgü olumlu bir hikayesi olan EM’nin 2018 yılını da olumsuz geçirmeyeceğini öngörüyoruz. Ancak, kendi içinde kırılganlıkları yüksek olan EM’lerin kaçınılmaz olarak negatif ayrışmaya maruz kalacaklarını ve yılı önemli miktarda kayıplarla bitireceğini tahmin ediyoruz.

Bu noktada Çin ekonomisine ayri bir paragraf ayırmakta yarar var. Çin ekonomisi 2008 Lehman krizi sonrasında önemli bir değişim sürecine girmişti. İhracat odaklı büyüme kaydeden ekonomi dünya büyümesinde yaşanan derin ivme kaybı ile yüzünü içeri çevirip iç talebi artırmayı amaçladı. Ancak bu kolay birşey değildi. Gelir dağılımının oldukça dengesiz olduğu bir ekonomide iç talebi genel anlamda artırmanın çok da kolay birşey olmadığı zamanla anlaşıldı. Zira, nüfusun yarısına yakınının günlük geliri 1 ABD Doları’nın altındaydı. Ayrıca, on yıllar boyunca tasarruf etmeye alışmış olan bir toplumu birden bire tüketime yönlendirmek de kolay değildi (Çin’de tasarruf oranı hâlâ %50 civarında). Öyle de oldu! İç tüketimi artırmak adına yapılan yatırımlar içeride ciddi bir kapasite artışı yarattı ve kullanılmayan kapasite de arz balonuna neden oldu. Buna bir de finans sektöründeki gölge bankacılık eğilimi eklenince 2016’da Çin ekonomisi için alarm zilleri çalmaya başladı. Çin bu tehlikeyi bertaraf etmek adına o günden bu yana yoğun bir çaba içerisinde… Atıl kapasitenin azaltılması, finans sektörünün rehabilite edilmesi, yurtdışı yatırımların artırılması, vb… Çin’in küresel talebe ihtiyacı var ve politikalar da bu bağlamda dizayn ediliyor. Mesela, İpek Yolu’nun yeniden canlandırılması için gündeme alınan “one belt, one road” projesi. Mesela, Çin’li şirketlerin yurtdışındaki yatırımları. Bu eğilim öyle bir noktaya geldi ki Çin ironik bir şekilde küreselleşmeyi savunan bir ülke konumuna gelirken bir zamanların meşhur küreselcilik savunucuları ise korumacılık önlemlerini artırmaya başladılar! 2018’e Çin açısından böyle bir tablo ile giriyoruz. Çin ile ilgili kaygıların hafiflediği bir yıl olmakla birlikte küresel faiz hadlerinde yaşanacak olası yükselişin Çin’deki ekonomik toparlanmayı zorlayabileceği bir yıl geçireceğimizi öngörüyoruz. Bu kapsamda Çin kaynaklı bir siyah kuğu görme ihtimalini zayıf buluyoruz. Çin büyümesinin bir miktar da olsa ivmeleneceğini tahmin ediyoruz. Ancak, toparlanma ve rehabilitasyonun henüz devam ediyor olması nedeniyle de Çin mali piyasalarında aşırı iyimser bir hava da beklemiyoruz.

Çin demişken emtia fiyatlarına ayrı bir paragraf ayırmak gerek zira Çin birçok metada dünyadaki üretimin yarısına yakınını gerçekleştiriyor. Çin ekonomisinin ivme kaybettiği 2010’ların başında Çin’deki yüksek kapasiteler sıkıntı yaratmış ve bunun sonucu olarak da emtia fiyatlarında sert düşüşler yaşanmıştı. Çin bu sorunu kısmen çözdü. Arz fazlası hâlâ olmakla birlikte son yıllarda açık bir şekilde düşüş kaydediyor. Öte yandan dünya büyümesi bebek adımları ile de olsa ivme kazanıyor. 2016 yılını %3.2 ile son dönemin en düşük büyüme hızı ile tamamlayan dünyanın 2017’de %3.6 büyüdüğü tahmin ediliyor. IMF, 2018 ve 2019 büyüme tahminlerini son yıllarda alışılmış tablonun aksine yukarı yönde güncelledi, sırasıyla %3.7 ve %3.8 yaptı. Dünya büyümesinin ivmelenmesi ve Çin’deki kapasite fazlasının bir kısmının törpülenmesi arz/talep koşulları üzerinden emtia fiyatlarını yukarı çekiyor. Ancak, son günlerde petrol ve bakır başta olmak üzere emtia fiyatlarında gerçekleşen tarzda sert bir yükseliş de beklemiyoruz zira talep o kadar da hızlı artmıyor. Son günlerdeki hareket, petrolde Libya’daki arz kesintisi olmak üzere geçici etkenlere dayanıyor. Bununla birlikte 2017 yılında 55 dolar/varil civarında bir ortalama ile hareket eden Brent cinsi ham petrol varil fiyatının 2018’de 65-70 dolar/varil ortalamada oluşacağını öngörüyoruz (%20’nin üzerinde bir artış!). Bu tahmininiz son iki günde ABD ve Avrupa ekonomileri için yaptığımız öngörülerle oldukça uyumlu. Yüksek emtia fiyatları enflasyonu yukarı çekmek suretiyle para otoritelerini sıkılaştırma yönünde adımlara zorlayabilir. Bu da 2018’de piyasalar açısından beklediğimiz anlamlı kar realizasyonu senaryomuza teknik bir destek sunuyor. Bugün de dahil olmak üzere 3 gündür küresel mali piyasaları detaylı bir şekilde analiz ettik ve 2018 yılı öngörülerimizi paylaştık. Yarın ise Türkiye ekonomisine odaklanarak yılı bitireceğiz.

2018 yılında Avrupa ekonomileri ve piyasalarına ilişkin beklentilerimiz

(27 Aralık 2017’de HSBC Günlük Bülteni’nde yayımlanmıştır)

Dünkü bültenimizde mali piyasalardaki sakinliği fırsat bilip 2018 yılına ilişkin değerlendirmelere yer ayırmış ve bu kapsamda ABD ekonomisi ve mali piyasalarına yönelik stratejik bir bakış açısı ile yorumlarda bulunmuştuk. Bugün ise Avrupa ekonomilerini değerlendirmeye gayret sarfedeceğiz. Tıpkı dün izlediğimiz yöntem gibi somut tahminler yerine süreç analizi yapıp fiyat hareketlerinin yönü hakkında öngörülerde bulunacağız. 2017 yılının dünya ekonomisi açısından en dikkat çekici özelliği büyümenin kuvvetli bir şekilde geri dönmesi idi. Bunun en belirgin örneğini Euro Bölgesi’nde yaşadık. Bunu somutlaştırmak gerekirse GSYH büyümesi yılın üçüncü çeyreğinde %2.6’ya ulaşarak son dönemin rekorunu kırdı. Bu performansta Almanya’nın payı büyük olsa da Bölge’nin geneline yayılan bir büyümeden bahsetmek yanlış olmayacaktır. Öyle ki, İspanya gibi büyük siyasi sorunlar yaşayan bir ülke ile iflasın eşiğinden dönen Yunanistan bile pozitif büyüme rakamları yakaladı. Gelecek dönemlere ilişkin sinyaller sunan PMI endekslerinin son 6-7 yılın zirvesine ulaşması da bu tabloyu teyit etti.

Bu olumlu havada hiç şüphesiz Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) payı büyük oldu. Yıllar boyunca sağladığı destek ile neredeyse özel sektörün büyük bir kısmını kamulaştıran ECB, parasal desteklerini 2017’de de sürdürdü: Mevduat faizi tüm yıl boyunca eksi %0.4’te, politika faizi ise %0.0’da kaldı; bilanço genişlemesi aylık 60 milyar Euro ile sürdü. Bu tablonun ana hatları ile 2018 yılında da devam etmesi bekleniyor. Tabiri caizse yoğurdu üfleyerek yemeye devam eden ECB’nin kuvvet kazanan ekonomik büyümeye karşın bilanço genişlemesine Eylül ayı sonuna kadar aylık 30 milyar Euro ile devam etmesi bekleniyor. Bunun Eylül ayı sonrasına uzatılmayacağını tahmin ediyoruz. Bu ana kadar faizlere dokunmamasını beklemediğimiz ECB’nin sonrasında bebek adımları ile de olsa faizlerde artırıma gitmesini öngörüyoruz. Bu kapsamda EURUSD paritesine ilişkin yorumlarda bulunmamız gerekirse… Dünkü bültenimizde de işaret ettiğimiz üzere EURUSD paritesinde temel belirleyici unsur ABD ve Başkanı Trump! Bu bağlamda EURUSD paritesinin yıl içerisinde 1.20-1.25 bandına doğru bir yükseliş kaydedeceğini ancak yılı 1.1750’de bitireceğini tahmin ediyoruz. Bu arada ABD kadar etkili olmasa da Avrupa siyaseti de entresan bir yöne doğru ilerliyor. 2017 yılında gerçekleştirilen seçimlerin büyük bir kısmını aşırı sağcılar kazandı ya da son anda kaybettiler. Bu tablo AB’nin geleceğine ilişkin olarak şimdilik bir risk oluşturmuyor olsa da hızla canlanan milliyetçilik akımları uzun vadede Birlik’in geleceği açısından büyük bir risk oluşturabilir. Bu arada piyasalar AB’de herhangi bir siyasal istikrarsızlık yok gibi de davranıyorlar. Ancak dikkatli baktığımızda birçok ülkede seçimler sonrasında hükümet kurulamadı. Bunun en dikkat çekici özelliği Eylül ayındaki seçimden sonra Almanya’da hâlâ hükümetin kurulamamış olması… İspanya’da başlayan ve AB’nin geneline yayılabilecek ayrılıkçı eğilimler ise cabası… Bu bağlamda, dünkü bültenimizde de vurguladığımız üzere ABD’de Trump’ın yarattığı belirsizliklerin bir şekilde kaybolması ya da azalması durumunda EURUSD paritesinde aşağı yönlü sert bir hareket için yer var!

İngiltere’de 2017 boyunca Brexit’i konuştuk ve uzun bir süre daha konuşacağız gibi! Çiçeği bununda Başbakan May, hem koltuğunu kuvvetli bir seçim galibiyeti ile taçlandırmak hem de Brexit görüşmeleri öncesinde kuvvet kazanmak için Haziran’da sürpriz erken seçime gitse de tek kelime ile hüsrana uğradı. Seçim sonucu koalisyon gerektirirken sonraki siyasal gelişmeler May’i azınlık pozisyonuna kadar sürükledi. May’in artık siyasi mânâda karar verme gücünün oldukça zayıfladığını tahmin ediyoruz. Bu tablo altında sürmekte olan Brexit görüşmelerinin hangi tonda ilerleyecek olması İngiliz mali piyasalarının geleceğini belirleyecek. Yumuşak tonda seyreden bir süreç, ki “soft Brexit” olarak nitelendiriliyor, İngiliz ekonomisi açısından olumlu etkiler doğurup İngiliz Poundu’nu (GBP) destekleyebilir. Ancak, aksi yönde bir ilerleme ise, ki “hard Brexit” olarak tanımlanıyor, İngiliz ekonomisine ve para birimine zarar verebilir. Bu gidişatın tonunu esas itibariyle AB ile yapılacak ticaret anlaşması belirleyecektir. AB’den çıkış sonrasında AB ile İngiltere arasındaki ticaret ilişkilerini düzenleyecek olan bu anlaşmanın detaylarının 2018’de netleşeceğini öngörüyoruz. Çok yumuşak bir geçişten bahsetmek zor olsa da “hard Brexit” ihtimalinin de kuvvetli olmadığı kanaatindeyiz. Bu nedenle siyasetin GBP üzerindeki etkisi 2018 yılında olumsuz olmayabilir. Bu arada, siyasi belirsizliklere karşın İngiltere ekonomisi 2017 yılında ivme kazandı ve birçok gelişmiş ülkenin aksine enflasyon yukarı gitti. Her ne kadar enflasyonun kalıcılığına ilişkin şüpheler olsa da İngiltere Merkez Bankası (BOE) bu yıl faiz artırımına gitti. Buna karşın GBP’de anlamlı bir fiyat değişimi olmadı zira tıpkı USD gibi siyasi gelişmeler daha baskın olmayı sürdürdü. Ancak, 2018’de siyasal risklerin azalmaya başlaması ile birlikte GBP’nin biraz USD ancak daha çok da EUR karşısında değer kazanacağını tahmin ediyoruz.